13 Aralık 2018 Perşembe

YENİDEN KEMALİST EKONOMİ "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" (Ankara, 2003 Son Güncelleme: 14 Temmuz 2009 / 14.07.2009) - Dünya eskisi gibi batı merkezli olarak yönetilemez bir aşamaya geldiği zaman diliminde birden, küresel bir ekonomik kriz ile karşı karşıya bırakılmıştır.

YENİDEN KEMALİST EKONOMİ 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 2003
Son Güncelleme: 14 Temmuz 2009


Dünya eskisi gibi batı merkezli olarak yönetilemez bir aşamaya geldiği zaman diliminde birden, küresel bir ekonomik kriz ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bunun kendiliğinden ortaya çıkan uluslararası kapitalist sistemin dönemsel ekonomik krizlerinden çok farklı bir yapıda olduğu ve başta ABD olmak üzere batının en zengin ülkelerini de içine çekerek iflas aşamasına getirebileceği konusunda ciddi kuşkuların giderek tırmandığı bir dönemde bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öncelikli olarak ekonomi tartışılmaktadır. Krizin ABD kaynaklı olması ve buradan başlayarak bütün dünyaya yayılmağa çalışılması, küresel sermayenin güdümünde yayın yapan medya organlarının etkili bir biçimde kriz reklâmları yaparak, dünya ülkeleri üzerinde karamsar yorumların artmasına yardımcı olmaları gibi gelişmeler, daha uzun süre bütün dünyanın ekonomi ile uğraşacağını açıkca göstermektedir. Atatürk’ün cumhuriyet devleti de bütün dünya ülkeleriyle birlikte bu küresel kriz ile karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın geleceği ile beraber, Türkiye gibi ülkelerin de geleceklerinin ekonomideki değişikliklere bağlı olduğu açıkca görülmektedir. Bu aşamada, hem bu küresel ekonomik krizin, hem de Kemalist Cumhuriyetin beraberce ele alınarak değerlendirilmesi, bu çıkmazın içinden çıkılabilmesi açısından Türkiye ve dünya düzenleri için yarar sağlayacaktır.

Siyonist lobilerin dünya hegemonyası projelerine kilitlenen ABD’nin hem kendini, hem de dünyayı yönetemez bir aşamaya geldiği noktada ekonomik krizin çıkmış olmasının pek de rastlantısal olmadığı anlaşılmaktadır. İsrail’in çıkarları doğrultusunda Irak savaşına odaklanan ABD’nin bu yüzden üç trilyon dolarlık bir borç batağına düşmüş olması, ekonomik açıdan bu dev ülkeyi zorlamış, Irak savaşının yükünden kurtulamayan ABD’nin, gene Siyonist lobilerin baskılarıyla ikinci bir savaş olarak İran’a saldırıya yöneltilmesi aşamasında, Amerikan toplumu ve devletinden tepkiler ve direnişler gündeme gelmiştir. Küresel sermaye üzerinden petrol, otomotiv ve silâh gibi üç büyük endüstriyi kontrol eden Siyonist lobilerin baskıları uzun sürmüş ama ABD içindeki direnmeler nedeniyle, bu büyük savaş devleti İran’a saldırılamamıştır. Bu doğrultuda her türlü provokasyon ve komplo girişimleri denenmesine rağmen ABD’nin Irak savaşı yüzünden doğan üç trilyon dolarlık borç üzerine, İran gibi bir büyük devlet ile ikinci bir savaş macerasına kalkışması sağlanamamıştır. Bütün savaş kışkırtıcısı politikaların tükenmiş olduğu aşamada, bu kez tersinden gidilerek beklenmedik bir anda büyük bir ekonomik kriz, ABD’yi artık yönetemeyen Siyonist lobiler tarafından Amerikanın içerisinde çıkartılmıştır. ABD ekonomisinin en büyük bankalarından birisi olan Lehman Brothers isimli banka, bir gece yarısı internet üzerinden beşyüz milyar dolarlık sermaye birikiminin İsrail’e aktarılması ve bu küçük ülkede korunmaya alınmasıyla beraber, dünya ekonomik krizi savaş çıkartamayan küresel patronların istek ve çıkarları doğrultusunda yaratılmıştır. Amerikanın en büyük bankalarından birisinin yapay olarak çökertilmesinden sonra diğer ABD bankalarına da kriz sıçratılarak bütünüyle sistemin çöküşü sağlanmak istenmiş ve bu noktadan sonra yaratılacak kaos ile ABD savaş makinesi üçüncü dünya savaşına doğru çekilmek istenmiştir. Tıpkı ikinci dünya savaşı öncesindekine benzer bir durum yaratılarak, ekonomik kriz üzerinden kaos ve sonrasında da dünya savaşı ortaya çıkarılmak istenmiştir. Küçük İsrail ile yetinmeyen, dünyanın merkezinde bir büyük imparatorluk olarak Büyük İsrail devleti oluşturabilmenin ardında koşan Siyonist lobilerin ABD üzerinden dünya ülkelerine karşı oynadığı son oyun olarak bu ekonomik kriz bilinçli bir biçimde tezgâhlanmıştır.

Dünya tarihinden ders alan devlet adamları ve devlet yapılanmaları sayesinde üçüncü dünya savaşına gidebilecek bu komplo yerinde tespit edilerek hemen gereken önlemler alınmıştır. Bu doğrultuda, Amerikan devleti hemen ertesi gün devreye girerek diğer bankalara krizin sıçramasını önlemiş ve bir kamu ekonomisi programı açıklayarak bankalardaki birikimlere devlet güvencesi vermiştir. Ayrıca bazı özel bankalara devletin ortak olması sağlanarak ekonomik alanda belirli bir güvenin yaratılması gerçekleştirilmiştir. Devletin ekonomik krize karşı önlemler alarak bütün bankaların çöküşünü önlemesi üzerine Siyonist kriz lobisi bu kez kendi denetimi altında bulunan uluslararası tekel konumundaki bazı büyük firmaların çöküşünü gündeme getirerek krizi sürdürmek ve evrensel düzeyde yaygınlaştırmak için girişimlerde bulunduğu görülmüştür. Sermaye denetimindeki medya aracılığı ile korku ve panik yaratılarak kriz havası dünya ülkelerine yayılırken, bazı Avrupa ülkelerinde önemli bankalar iflas aşamasına gelmiş ama, devletlerin araya girerek ortak olması ya da mevduata devlet garantisi vermeleriyle bir ekonomik kaos önlenmiştir. İzlanda gibi küçük ülkeler iflas etme aşamasına gelirken Rusya gibi büyük ve zengin ülkeler devreye girerek, küresel bir ekonomik kriz sürecini önlemeğe çalışmıştır. Aradan geçen bir yıla yakın zaman dilimi içinde, bütün dünya devletleri dıştan getirilen ve zorla tırmandırılan bir ekonomik krize karşı tedbirli olmaya çaba göstermiş, kriz önleyici yeni devletçi plan ve programları yavaş yavaş devreye sokmağa başlamışlardır. Özel sektörün küresel krize karşı dayanıksız kalması nedeniyle, büyük ve güçlü devletler yeni kamu ekonomisi programlarıyla kendi varlıklarını güvence altına almak istemişlerdir. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere, Avrupa ülkeleri batı sisteminin özel sektörcü ekonomisinden hızlıya ayrılarak yeni devletçi ve kamucu ekonomik girişimleri gündeme getirerek hızla uygulamağa başlamışlardır. Dünyanın önde gelen uluslararası banklarının savaş lobileri aracılığı ile düzenlenen komplolar aracılığı ile çökertilmek istenmesine karşı ulus devletler devreye girerek her türlü dış bağlantı ya da antlaşmaları ikinci planda bırakan ulusal ekonomik programlarını acilen devreye sokmuşlardır. İsrail’i büyütmek isteyen Siyonist lobilerin denetimi altındaki uluslararası bazı tekellerin iflasları yapay bir biçimde öne çıkarılarak, dünya ülkelerinin küresel bir ekonomik krize sürüklenmeleri zorlanmış ama tarihten ders alan kadroların direnmeleri sonucunda , kaos ortamın da bir üçüncü dünya savaşı isteyen Siyonist lobilerin planları istendiği gibi gerçekleşememiştir.

ABD gibi bir büyük süper devletin savaşa kilitlenmesi, Siyonist lobilerin çıkarları doğrultusunda dünya ülkelerinin üzerine saldırması sonrasında bu duruma tepki olarak diğer büyük devletlerin öncülüğünde çok kutuplu bir dünya yapılanması yavaş yavaş devreye girmiştir. İsrail’in politikalarına kilitlenmek yüzünden Amerikan devleti uluslararası alandaki saygınlığını yitirmiş, Irak savaşı yüzünden içine girilen ekonomik çıkmaz nedeniyle de artık ABD, sözünü hiç bir dünya ülkesine dinletemez olmuştur. Böylesine olumsuz bir süreç içinde ABD arka bahçesi olan Latin Amerika kıtası üzerinde etkisini yitirmiş Brezilya’nın öncülüğünde yeni bir batı kutbu siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Ayrıca son yıllarda giderek bir petrol ve doğal gaz zengini konumuna gelen Rusya ile beraber, ucuz mal cenneti konumuna gelen Çin ve onun arkasından Hindistan dünyanın yeni kutup merkezleri olarak ortaya çıkmışlardır. Dünya karalarının altıda birini sınırları içinde barındıran Rusya ile beraber birer buçuk milyarlık nüfuslara sahip olan Çin ve Hindistan’ın da artık büyük ülkeler olarak devreye girmesiyle beraber, altı kutuplu yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmıştır. Yavaş yavaş bütün dünya ülkelerini besleyecek kadar üretimin merkezi olan Çin ile bir buçuk milyarlık iç pazara sahip olan Hindistan’ın eskisi gibi bağımlı olmaktan çıkarak yeni dönemin bağımsız ekonomik politikalarına yönelmeleri sayesinde çok kutuplu dünya düzeni ekonomik alanda hızla kendisini hissettirmeğe başlamıştır. Bu aşamada ABD ekonomisini çökerterek bütün dünyayı bir ekonomik krize sürüklemenin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. ABD’nin en tanınmış bankasını çökerterek ABD’yi de bir ekonomik kaosa sürüklemenin mümkün olmadığını hemen ertesinde uygulanan devletçi politikalar açıkça gözler önüne sermiştir. Böylece; Irak sonrasında İran’a bir askeri saldırı için elverişli ortam yaratacak ekonomik kriz yolu ile kaos ortamı hazırlama planlarının önü kesilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İsrail devletini kuramayan uluslararası Siyonist lobilerin savaş sonrası dönemde bir büyük ekonomik kriz çıkarmaları ve bunun sonucunda bütün dünyayı bir cihan savaşına sürüklemeleri, kriz sonrasında Avrupa’nın merkez ülkelerinde faşist yönetimleri işbaşına getirmeleri ve bunlar aracılığı ile savaşı başlatmaları uluslararası komplonun birbirini izleyen adımları olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrası göçlerin sınırlı kalması yüzünden dünyanın merkezinde bir Yahudi devleti kuracak derecede nüfus çoğunluğunun sağlanamaması üzerine, ağzını her açtığında Yahudi düşmanlığı körükleyen bir Nazi önderi kullanılarak İkinci Dünya Savaşı çıkartılmış ve savaş sürecinde Yahudiler Avrupa ülkelerinden kovularak, Orta Doğu’da bir devlet kuracak derecede iki milyonluk bir topluluk zorla yaratılabilmiştir. Dünya Yahudi hegemonyası planının ilk adımı olan küçük İsrail devleti böylesine provakosyonlar ve birbirini izleyen komplolar ile kurulabilmiştir. Bütün devletler bir halkoylaması ile kurulurken, bu sonradan olma küçük devleti bütün dünyaya kabul ettirebilmek üzere önce Birleşmiş Milletler kurulmuş ve daha sonra da bu uluslararası kuruluşun kararı ile Siyonizm ilk hedefi olan küçük İsrail’in kuruluşunu gerçekleştirebilmiştir. İsrail devletinin kuruluşundan bu yana altmış geçmesine rağmen yeni devlet yerine oturamamış ve sürekli savaşlar yüzünden Orta Doğu’da bir kalıcı barış düzeni kurulamamıştır. Bu doğrultuda uluslararası konjonktür sürekli olarak değişime zorlanmış ve iki kutuplu dünya düzeni bozularak, Siyonizm’in kontrolü altındaki ABD gücü ile Büyük İsrail yapılanması merkezi coğrafya da oluşturulmak istenmiştir. Bu politikaların en sonuncusu Irak savaşı olmuş ama ABD gücünün Iorak çöllerinde iflas etmesi üzerine İsrail’in yol haritasına devam edilememiş ve bu nedenle de ekonomik kriz senaryosu eski politikaların bittiği aşamada devreye sokulmuştur. Siyonizm’in soncul hedefi Siyon tepesi üzerinde bir büyük dünya krallığı kurmak olduğu için, İsrail’in bütün Orta Doğu’ya egemen olması gerekmektedir. Bunun için de Irak’tan sonra İran’ın da vurulması, bu doğrultuda Türkiye’nin kullanılması ve Suriye ile beraber Arabistan ile Mısır’ın da eyaletlere bölünerek Kudüs merkezli İsrail imparatorluğuna bağlanmaları gerekmektedir. Bugünü kadar bu doğrultuda her yolun denenmesine rağmen, küçük İsrail’in büyüyemesi ikinci dünya savaşı öncesinde gündeme getirilmiş olan bir dünya ekonomik krizi senaryosunu yeniden öne çıkarmaktadır. Küçük İsrail aşamasından Büyük İsrail düzenine geçilebilmesi için, ekonomik kriz aracılığı ile büyük bir kaos ortamı yaratılacak ve daha sonra da ABD askeri gücünden yararlanılarak Büyük İsrail İmparatorluğu merkezi coğrafya da kurulacaktır. Bölge ülkeleri ile beraber bütün dünya devletlerini böylesine bir felaket senaryosunun beklediği artık iyice görülebilmektedir. Sahip oldukları büyük sermaye birikimi ve uluslararası tekelci şirketler aracılığı ile kendi çıkarları doğrultusunda her yolu deneyebileceklerini düşünen Siyonist emperyalistler, bu kez karşılarında insanlığın geçmişten gelen birikiminin temsilcisi olarak devlet yapılarını görünce, küreselleşme adı altında yşeni bir emperyalist senaryoyu uygulama alanına getirerek var olan devlet düzenlerini yıkma doğrultusunda kullanmağa çalışmışlar ama tam olarak istedikleri sonucu alamamışlardır. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından yirmi yıl sonra bütün dünya devletleri küreselleşme senaryosu ile köşeye sıkıştırılmışlar ama gene de, devletlerarası dayanışma sayesinde çok uluslu tekelci şirketlere teslim olmamışlardır. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti de diğer devletler gibi yarı yarıya tasfiye edilmiş ama devlet olarak varlığını sürdürmesini bilmiştir. O nedenle İsrail artık Türkiye üzerinde eskisi gibi her istediği politikayı uygulayamamaktadır.

Bugün I929 ekonomik krizine benzer bir durum vardır. Dünyayı kendi siyasal ve ekonomik çıkarları için bir büyük savaşa sürüklemek isteyen Siyonist emperyalistler o dönemde de benzeri bir senaryoyu devreye sokarak, ekonomik kaos sonrasında ikinci dünya savaşını çıkartmayı başarabilmişlerdir. O dönemde ağzını her açtığında Yahudilere saldıran Hitler aracılığı ile İkinci Dünya Savaşı çıkartılabilmişti. Bugün de benzeri bir üçüncü dünya savaşı senaryosu ağzını her açtığında İsrail diyen Ahmedinejat aracılığı gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Hitler Nazizimi ile Rus sosyalizminin Avrupa’da çarpıştıran Siyonist emperyalizm, bugün de ABD savaş makinesi ile cihad emperyalizmine kilitlenen bir İran’ı dünyanın ortalarında kapıştırmak için her yolu denemekte ama başarısız kalmaktadır. Böylesine tehlikeli dönemeçte Türkiye kilit ülke konumuna sürüklenmiştir. ABD ekonomisini çökertemeyen Siyonistler, Türkiye ekonomisini çökerterek, bu ülkede yaratılacak bir kaos ortamını İran’a savaş başlatabilmek açısından kendi çıkarları doğrultusunda kullanabileceklerdir. Bu durumu sağlayabilmek için her türlü yol denenirken ekonomik kriz öne çıkartılmakta, iç ve dış çatışma konuları tırmandırılmakta, iç ve dış savaş senaryolarına Türkiye kilitlenmek istenmektedir. Türkiye’nin böylesine büyük bir siyasal çıkmazdan kurtulabilmesi için acilen Atatürk dönemi politikalarına geri dönmesi gerekmekte, içeride güçlü ve bütünleşmiş bir Türkiye yaratılarak, bölgedeki savaş senaryolarına karşı çıkacak bir ittifak hemen komşu ülkelerle birlikte gerçekleştirilmelidir. Böylesine savaş karşıtı bir direniş örgütlenmesini gerçekleştirebilecek Türkiye ancak ekonomik yönden güçlü bir devlet yapılanması ile mümkün olabilecektir. Bu durumu yerinde gören, Siyonist emperyalistler okyanus ötesinden gönderdikleri kapitalizm komiserleri ile Türk ekonomisini sitemin denetimi altında tutmağa çalışmaktalar ve Türk devletinin ekonomik gücü ile yapılanmasını tasfiye ederek, Türk ülkesini, Hazar ve Avrasya seferine çıkış için kullanılabilecek bir üs durumuna getirmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ekonomisini yönetemez bir ülke konumuna sürüklenmesi Siyonistlerin planlarına son derece uygun bir ortam yaratmış. Her şeyi satılığa çıkartılan koca Türkiye’yi, Siyonist lobilerin desteği ile küçücük İsrail satın almağa başlamıştır. Su kaynaklarından önemli madenlere, phetrol yataklarından büyük fabrikalara, cumhuriyetin ekonomik kuruluşlarından Türkiye’nin en büyük firmalarına kadar tüm ekonomik varlıklar uluslararası sermaye görünümü altında Siyonist lobilerin tekeline satış ve özelleştirme yolu ile geçirilmiştir. Son olarak mayınlı arazinin temizlenmesi bahanesi ile İsrail’den üç misli büyük Türkiye’nin en büyük tarım üretme çiftliği olan Ceylanpınar’ın bile İsrail’li firmalara devredilmesi gündeme getirilmiştir. Bardağı taşıran bu son damla da sonra artık Siyonist planın her yönü ile ortaya çıktığı görülmektedir. Büyük İsrail yolunda yapılacak İran savaşı öncesinde Türkiye’nin ekonomik olarak çökertilerek ele geçirilmesi ve tüm doğu ülkelerine karşı bir üs olarak kullanılması gündemdedir. Ayrıca daha sonra Türkiye’ye gelerek yerleşmek ve Türkleri Orta Asya’ya göndererek, Ön Asya da bulunan merkezi coğrafyayı bütünüyle ele geçirmek , Tevrat odaklı kutsal topraklar planının uzantısı olarak devreye gireceği anlaşılmaktadır. Ekonomik kriz ve sonrasında oluşacak kaos bu amaçlar doğrultusunda kullanılacaktır. Siyasal değişim için kasıtlı olarak ekonomik kriz çıkartılmakta ve dünya ülkelerinin geleceği ile resmen oynanmaktadır.

Günümüz koşullarında; Atatürk Cumhuriyetinde yaşayan bugünün yurttaşlarımıza, çatısı altında barındıkları bu devletin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bir ekonomik program ile bağımsızlık statüsüne sahip olabildiği gerçeği, yeniden hatırlaması zorunludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, bu devletin arka ülkesi olan Anadolu’da orta çağ uykusundan bir toplumu uyandırarak çağdaş bir devlet yapılanmasına yönlendiren Kemalist Devrim, ülke koşullarına özgü bir devletçilik uygulayarak tam bağımsızlığı yakalayabilmiştir. Osmanlı Devletinin, son yüz yılında nasıl bir sömürge durumuna düşürüldüğünü iyi gören Mustafa Kemal, o dönemden kalan bütün borçları tasfiye ederek ve Düyunu Umumiye yönetimine son vererek, yeni Türk devletini kendi bölgesinde ekonomik açıdan da güçlü bir devlet konumuna getiriyordu. İlân edilen ulusal sınırlar içerisinde kendi ülkesine sahip çıkmağa çalışan genç Türk Cumhuriyeti, topyekün bir ekonomik kalkınma seferberliği ilan ederek, az zaman da çok işler yapılmasını bir düstur olarak benimsiyordu. Osmanlı döneminde yabancıların eline geçmiş olan bütün ekonomik işletmeler kısa zaman da devletleştirilerek, ulusal ekonomi için en önemli adım atılıyordu. Yabancı sermayenin emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ülke ekonomisini bozmasına izin vermemek üzere ülkedeki tüm işletmeler milleştirme yolu ile devletin eline geçiyor ve bu işletmeler bir seferberlik düzeni içerisinde çalıştırılarak, halkın gereksinmelerinin karşılanması için çaba gösteriliyordu. Milli bankalar kurularak devlet bankalarının yardımlarıyla bir ulusal ekonomi oluşturma doğrultusunda adımlar atılırken, ülkede tam bir ekonomik kalkınma seferberliği ilan edilmiştir. Köylü milletin efendisi olarak ilân edilirken, kırsal kesimin çağ ile bütünleşebilmesi için Millet Mektepleri, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi cumhuriyet kurumları ile ülke düzeyinde birbirini izleyen atılımlar gerçekleştirilmiştir. Okuma yazma öğrenen ve uyanan köylü kesim bilinçli bir tarım seferberliği içinde etkili olarak cumhuriyetin kuruluş döneminde ve ikinci dünya savaşı yıllarında ülkenin dış yardımlara gereksinme duymadan varlığını koruyabilmesine önemli ölçülerde katkılar sağlamıştır. Kendi kendine yeten bir ekonomi düzeni oluşturulduktan sonra, Türkiye uzun yıllar dış yardım almadan ayakta kalabilmiş ve tarım ürünlerini dışa satarak Osmanlı döneminden kalma dış borçları ödemiştir. Öncelikle bir tarım ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti geleceğe dönük bir yeni yapılanma çerçevesinde, ülke topraklarının planlamasını devletin ve halk kitlelerinin gereksinmeleri doğrultusunda planlayarak, planlı kalkınma dönemine geçmiştir. Tarım alanında uygulanmasına geçilen planlara, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Atatürk’ün emri ile sanayi alanında da geçilmiş ve beşer yıllık sanayi planları ile Türkiye’nin endüstri gereksinmelerinin karşılanması için çaba gösterilmiştir. Ekonomik zaferlerle tamamlanmayan askeri zaferlerin hiç bir işe yaramadığını iyi bilen Atatürk, yeni devletin her yönden bağımsız olabilmesi için tam bağımsız bir ekonomik yapılanmayı kendi önderliğinde hazırlanan sanayi planları ile uygulama alanına aktarmağa çalışıyordu. Ne var ki, O’nun Türk ulusunun başından erken ayrılması nedeniyle, Kemalist ekonominin ithal ikamesine dayanan yerli mal üretimi sistemi uzun ömürlü olamıyordu. Yerli malının üretime öncelik tanınmasıyla, oluşmağa başlayan milli burjuvazi devlet desteği ile ayağa kalkıyor ve gene devletin sağladığı teşvik ve yardımlarla yabancı şirketlerle rekabet edebilecek bir düzeye gelebiliyordu. Ne var ki, Atatürk’ten sonra işbaşına gelen İnönü’nün Atlantik güçlerine yakın durması nedeniyle, Kemalist ekonominin bağımsızlıkçı yanı giderek ikinci planda kalıyordu. Atlantik güçleri soğuk savaş döneminde Türkiye’ye girerek, hem Türkiye’yi Sovyet dengesinden uzaklaştırıyorlar hem de İsrail’in kuruluşu ile ilgili bölge hazırlıklarını Türkiye üzerinden yürütüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı koşullarında Atatürk’ün önderliğinde bir bağımsız devlet olma şansını yakalamış olan Türkiye Cumhuriyeti, İsmet İnönü’nün yanlış politikaları yüzünden yeniden bağımlı bir devlet olmağa doğru sürükleniyordu. İsrail’in kurulmasıyla ilgili Atlantik hazırlıkları da Türkiye’nin yeni dönemde daha bağımlı bir yapılanmaya kaymasına neden oluyordu.

Bugün dünya, ikinci büyük ekonomik krizini 2009 krizi olarak yaşamaktadır. İlk büyük dünya ekonomik krizinin I929 tarihinde ortaya çıktığı düşünülürse aradan tam seksen yıl geçmiştir. Atatürk Cumhuriyeti birinci büyük ekonomik kriz dönemini Kemalist ekonomi uygulamaları ile aşabilmiştir. Bütün dünya ciddi bir ekonomik krize kilitlenerek ikinci kez bir cihan savaşına sürüklenirken, genç Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist ekonomi politikaları ile bu tehlikeli süreçten uzak durarak, bağımsız yapılanmasıyla kendi ulusal çıkarlarına uygun düşen bir yolu kararlı bir biçimde izleyebilmiştir. Dış ekonomik ilişkileri keserek, içe dönük ekonomik yatırımları artırarak, devletin öncülüğünde ekonomideki yatırım alanlarını kamu yararı doğrultusunda belirleyerek, Türkiye’nin dünya ekonomik krizinden zarar görmesi Kemalist yönetim tarafından engellenmiş ve daha sonra da hızla bir iç pazar oluşturularak Kamu İktisadi Kuruluşları aracılığı ile vatandaşın ve halk kitlelerinin ekonomik gereksinmelerinin karşılanması sağlanabilmiştir. I929 krizinin Türkiye’ye girmesi önlenirken , ciddi bir devletçi ekonomik plan devreye sokulmuştur. Devletçilik bir devlet ilkesi olarak benimsenmiş, başta ekonomi olmak üzere her alanda devletin öncü olması ve devletin gösterdiği yolda halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik olarak örgütlenmesi sağlanmak istenmiştir. Türk devleti I929 krizinden Kemalist ekonomi anlayışıyla uzak durmuş ve kurtulabilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında istedikleri haritayı çizemeyenlerin gündeme getirmiş olduğu İkinci Dünya Savaşını çıkartabilmek üzere örgütlenmiş olan dünya ekonomik krizi, büyük bir kaosa ve enflasyona dünya ülkelerini zorlayarak savaşı kaçınılmaz biçimde dayatmıştır. Silah ve petrol şirketleri savaş çığırtkanlığı yaparken, ABD’nin dev Yahudi firmaları da uluslararası alanda tekelleşme şansını savaş koşullarında yakalayabilmişlerdir. Hitler’in yardımları ile ikinci dünya savaşını çıkartmayı başarabilen bu çevreler, bütün Avrupa düzenini çökertirken, Türkiye’yi de bu çöküş zincirine Kemalist ekonomi yüzünden dahil edememişlerdir. Atatürk zamanında atılmış olan bağımsız ekonomik yapılanmanın sağlam temelleri sayesinde kendine yeten bir ekonomik düzene, Türk devleti Kemalist ekonomi anlayışı çerçevesinde sahip olabilmiştir. Dünya düzenini kendi çıkarları doğrultusunda değişeme zorlamak isteyen para babalarının, cihan savaşları ile ülkeleri çökertme projelerine Türkiye Kemalist ekonomi uygulamaları ile karşı çıkabilmiş ve kendi yağı ile kavrularak dış ekonomik yardımlardan uzak durabilmiştir. Kırım savaşı sonrasında Osmanlı devletini dış ekonomik yardımlarla sömürgeleştiren Atlantik güçleri, Atatürk döneminde Türkiye’ye aynı oyunları oynayamamışlardır. Bağımsızlıkçı Kemalist ekonomi, Türk devletinin I929 ekonomik kriz dönemini zararsız belasız atlatmasını sağlamıştır. Hiç bir yabancı devlete el açmadan bu dönemi kapalı iç ekonomi uygulamaları ile atlatabilen Türk devleti ekonomik yardımlar karşılığında hiç bir yabancı devletin yanında savaşa girmek zorunda da kalmamıştır. Osmanlı devleti yardım aldıkça savaşa girmiş, savaşa girdikçe de yardım almıştır. Böylesine bir kısır döngüye Atatürk Cumhuriyeti düşmemiş ve Kemalist ekonomi uygulamaları ile hem ekonomik kriz hem de savaş yılları başarıyla atlatılabilmiştir.

Dünya ekonomik krizi devletçi bir ekonomiyi Türkiye’nin gündemine getirince, halkın gereksinme duyduğu her alanda devlet ekonomik kuruluşlar oluşturarak yerli ve ulusal üretime geçmiştir. Bu doğrultuda, halkın hiç bir gereksinmesi için dış ekonomik ilişkilere girilmemiş, böylece kriz ve savaş yıllarında bile tasarruf yapılarak, Osmanlı döneminden kalma borç tuzağından kurtulma yolunda emin adımlarla ilerlenmiştir. Halk her alanda tasarruf etmeğe alıştırılmış, milli bir tasarruf seferberliği ile toplum yokluktan zenginliğe geçiş için örgütlenmiştir. Devletin dış saygınlığının yükseltilebilmesi için denk bütçe hedeflenmiş ve bu doğrultuda devletin maliyesi düzenlenerek borçlanma yerine, ulusal tasarrufa öncelik veren uygulamalarla ülke ekonomisinin kısa zamanda güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Ülkede ilan edilen ulusal seferberlik üzerine, iş çevreleri ile beraber tüm işçiler ve çalışanlar da yeni kurdukları meslek örgütleri ve sendikaları aracılığı ile devletin yanında yer almışlardır. Sovyetlerdeki sosyalist ekonominin teorik yapılanmasının başarısız kaldığını gören Kemalist rejim dünya ve ülke koşullarını daha gerçekci bir gözle değerlendirerek reel ekonomiye yönelerek kısa zamanda elle tutulur sonuçlar elde edebilmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında çok yoksullaşan Anadolu halkının bu durumdan kurtarılabilmesine öncelik veren ekonomik girişimler sayesinde ülke ekonomisi ayakta tutulabilmiştir. Ulusal tasarruf seferberliği ile beraber yerli malı haftaları başlatılmış ve ülkede üretilen yerli ürünlerin alımına öncelik verilerek, harcanan paranın dış ülkelere gitmesi önlenmek istenmiştir, Böylece yerli malı seferberlikleri ile ulusal ekonominin kısa zamanda devreye girebilmesi sağlanmıştır.

Sanayi planları sayesinde, planlı bir sanayileşme hedeflenince, ülkenin çeşitli bölgelerinde halkı ekonomik seferberliğe yöneltecek büyük devlet yatırımları devreye sokulmuştur. Demir, çelik, kömür, bakır, kağıt ve selüloz, kimya, kükürt, ipek, cam, porselen, tekstil, mazot, benzin, alkol, meyve, sebze, et ve balık gibi alanlarda fabrika ve işletmeler birbiri ardısıra kurularak devreye sokulmuş ve böylece kısa zamanda Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomik sisteme sahip olması sağlanabilmiştir. Birinci ve ikinci sanayi planlarında bu alanlara öncelik verildikten sonra, üçüncü sanayi planıyla da aynı yönde devlet ekonomik kuruluşlarının ve yatırımlarının devam etmesi sağlanmıştır. Ekonomik yatırımlar birbiri ardı sıra devletin öncülüğünde yurt köşelerini zenginleştirirken, Türk ekonomisinin temsilcisi olan Türk parasının güçlendirilmesine de öncelik verilmiş ve Türk parasının değerinin korunması ile ilgili yasal düzenlemeler yapılmıştır. Atatürk Türk parasının güçlendirerek korurken, aynı zamanda yurt dışında yabancı sermaye ile ciddi rekabette bulunabilecek bir güçlü Türk ekonomisinin yaratılmasına da öncelik veriyordu. Halkın refahını en kısa zamanda artırmaya yönelik bir hızlı kalkınma doğrultusunda, enflasyonsuz ve döviz darboğazsız bir ekonomik kalkınma modeli Kemalist ekonomi olarak geliştiriliyordu. Atatürk Cumhuriyeti hiç bir yabancı ekonomik reçete izlemeden, kapitalist emperyalizme karşı bağımsız bir yapılanmaya yönelirken Kemalist ekonomi anlayışı uygulama alanına geliyor ve Türkiye gibi mazlum ülkelere örnek olacak derecede yön gösteren bir emsal uygulama olarak gerçeklik kazanıyordu. İzmir İktisat kongresinde ilan edildiği gibi sosyalist bir ekonomiye yönelinmiyor ama liberal görünümlü bir batı taklitçisi ya da uydusu sömürge ekonomisine de gidilmiyordu. Doğu ve batı sistemleri dışında kalan üçüncü dünya ülkelerine yön gösteren hızlı kalkınmacı ve ulusal seferberlikçi bir yöntem Kemalist ekonomi anlayışı çerçevesinde gündeme getiriliyordu. Cumhuriyetin onuncu yılı az zamanda başarılan çok işler felsefesine dayanarak kutlandığı aşamada, dünya ekonomik krizi Kemalist ekonomi ile geride bırakılıyor, İkinci Dünya Savaşına küresel sürüklenme döneminde Türk ülkesi bağımsız bir yapılanma ile Dünya savaşından kendini uzak tutabilecek gücü ortaya koyabiliyordu. Kemalist ekonominin hızlı ulusal kalkınmacı modeli böylesine olumlu sonuçları kısa zamanda verince, Atatürk Cumhuriyeti de bir büyük bela olan ikinci cihan savaşından kurtulabiliyordu. Askeri zaferlerini ekonomik zaferlerle tamamlayan Atatürk Cumhuriyeti Kemalist ekonomi ile büyük devletlere karşı direnebilecek ve kendi ulusal çıkarlarını koruyabilecek bir güçlü duruma gelebiliyordu. Kemalist ekonomi Atatürk cumhuriyetinin gelecekte sonsuza kadar var olabilmesini sağlayacak koşulların yaratılmasında en büyük rolü oynuyordu.

I929 küresel ekonomik kriz dönemini Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla zarar görmeden atlatabilmiştir. Küçük İsrail’in yaratılmasını sağlayan ikinci dünya savaşına girmekten Türk devleti Kemalist ekonomi sayesinde kurtulabilmiştir. Şimdi seksen yıl sonra Büyük İsrail’in kurulmasını sağlayacak bir üçüncü dünya savaşı çıkartmak üzere kasıtlı ve kararlı bir biçimde gündeme getirilmiş olan 2009 dünya ekonomik krizinden gene Türk devletinin kurtulabilmesi için Kemalist ekonomiye geçiş zorunluluğu bulunmaktadır. Bugün tarih tekerrür etmekte bütün dünya ülkeleriyle beraber Türkiye Cumhuriyeti de önce bir ekonomik krize daha sonra da büyük bir kaos ortamıyla beraber üçüncü dünya savaşına zorlanmaktadır. Türkiye seksen yıl önce nasıl küresel ekonomik krizi Kemalist ekonomi uygulamalarıyla atlattı ise bugün de aynı yolu denemek zorundadır. Tarihten Türk ulusu dersini almışsa, bu aşamada hızla devletin öncülüğünde bir kamu ekonomisini örgütleyecek yeni bir Kemalist ekonomi programına gereksinme vardır. Seksen yıl önce I929 ekonomik krizini aşarken uygulanan yöntemlere bugünkü 2009 krizini aşmak için de gereksinme duyulmaktadır. Öncelikle özelleştirme uygulamalarına son verilmelidir. Özelleştirme kurumu kapatılarak yerine millileştirme kurumu kurulmalıdır. Dış baskı il e zorla kapatılan Sümerbank, Etibank, Emlakbank gibi milli bankalar yeniden kurularak diğer milli bankalarla bir ulusal ekonomik yapılanma içerisinde çalışmalı ve böylece ulusal ekonomik kuruluşların çöküşü önlenmelidir. Zor durumda olan büyük Türk firmaları devlet desteği ile ayakta tutulmalı gerekirse bunların bazıları devletleştirilerek yeniden kamu iktisadi kuruluşları uygulamalarına başlanmalıdır. Türkiye’nin ulusal kaynaklarına ve yeraltı zenginliklerine el koymuş olan küresel sermayenin baskılarının önlenebilmesi için, uzun vadeli ödeme planları ile Türkiye’nin ulusal zenginlikleri yeniden milli güçlere kazandırılmalıdır. Milli burjuvazinin bu doğrultuda yeniden oluşturulabilmesi için Türkiye’nin zenginliklerinin çok uluslu tekelci şirketlerden geri alınarak milli sermaye sahibi Türk şirketlerine devri sağlanmalıdır Devlet hem kendi bankalarıyla hem de yeniden oluşturulacak kamu iktisadi kuruluşları aracılığı ile Türk ekonomisini kontrol edebilecek düzeye yeniden getirilmelidir

Ekonominin bütün yükü, devletin sırtına bırakmamak için OYAK modeli öne çıkartılmalıdır. Bu başarılı kuruluşun gerçekleştirdiği büyük yapılanma toplumun diğer kesimleri için örnek alınarak yeni bir toplu yapılanmaya, bir milli plan çerçevesinde gidilmelidir. Askerler için kurulan OYAK gibi polisler için POLYAK, memurlar için MEYAK, işçiler için İYAK, eğitimciler için EYAK, çiftçiler için ÇİYAK, esnaflar için ESYAK, Serbest çalışanlar için SERYAK, Sanatçılar için SAYAK, gibi değişik alanlarda çalışanlar için yardımlaşma kurumları kurulabilir ve bunlar eski yardım sandıklarının yerini alarak büyük çapta örgütlenmelere gitmelidirler. OYAK’ın kurmuş olduğu Oyakbank benzeri milli bankacılık uygulamalarında bu tür yardımlaşma kurumları başı çekebilir ve ülkede devlet ile özel sektörün yanısıra bir üçüncü sektör olarak yardımlaşma kurumlarının oluşturacağı sosyal sektör kurulabilir. Çeyrek yüzyıl önce dış ve iç egemen çevrelerin baskılarıyla önlenmiş olan halk sektörünün yerini, yardımlaşma kurumlarının örgütlenmesiyle gündeme gelecek bir sosyal sektör kurulabilir. Devlet kendine bağlı ekonomik kuruluşlarla milli ekonominin yönetimini yeniden eline alırken, özel sektörün yabancı sermayeye teslim olmasıyla yan yatmış olan Türk ekonomisini düzeltmek üzere Oyak benzeri yeni yardımlaşma kurumlarının bir üçüncü sektör olarak devreye girmesi sağlanabilir. Tek başına Oyak Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan Ereğli Demir çelik’i nasıl milli patronajda tutabildiyse, bu doğrultuda çalışacak olan yeni yardımlaşma kurumları da Türk ekonomisinin milli çizgide kalabilmesini sağlayabilecek ve böylece çok uluslu tekellere Türk ekonomisinin teslim edilmesi önlenebilecektir. Türk özel sektörünün gayrimüslim bir yapılanma doğrultusunda küresel sermayeye teslim olmasına karşılık Türk ulusu, Oyak benzeri on yardımlaşma kurnuluşu ile kendi ekonomisinin bağımsız bir çizgide kalabilmesini sağlayabilecektir. Atatürk döneminin güçlü bağımsız kamu iktisadi kuruluşlarının bir benzeri olarak örgütlenecek yardımlaşma kurumları sahip oldukları ekonomik güç ile hem kendi üyelerine daha iyi yaşama koşulları sağlayacak hem de Türk ekonomisinin ulusal üstünlük altında kalmasını güvence altına alacaktır. Oyak’ın yarım yüzyıllık her türlü olumsuz koşula rağmen başarılı çalışma döneminin tartışmaya açılması ve Oyak benzeri yardımlaşma kuruluşlarına Türk ekonomisinin ve çalışan kesimlerin bir an önce kavuşmaları gerçekleştirilmelidir. Sosyal sektörün oluşumunu sağlayacak yeni yardımlaşma kurumları, anayasal eşitlik ilkesi doğrultusunda bütün çalışan kitlelere ek olanaklar sağlayacak ve böylece Türk ekonomisinin daha da güçlenmesini kısa zamanda gerçekleştirecektir. Dış ekonomik çevreler ve onların yerli işbirlikçileri doğal olarak kendi avantajlı durumlarını ortadan kaldıracak böylesine bir oluşuma karşı çıkacaklardır. Ne var ki, artık bilinçlenmiş olan Türk çalışan kesimleri hem kendi haklarına hem de ülkenin ulusal çıkarlarına sahiplenerek, böylesine yeni bir ulusal ekonomik yapılanmayı Kemalist ekonomi doğrultusunda gündeme getirecek siyasal güçlere destek vereceklerdir. Yabancı sermayeye teslim olan Türk özel sektörünün gayrimüslim lobiler aracılığı ile Türkiye’nin çıkarlarına aykırı düşen girişimlerinin önlenebilmesi için devletin tüm çalışan kesimlerle bütünleşerek ulusal ekonomiye sahip çıkmaları gerekmektedir. Kapatılan devlet banklarının yeniden açılması ile beraber eski kamu iktisadi kuruluşlarının tekrar devreye sokulması ve Oyak benzeri yardımlaşma kurumları aracılığı ile oluşturulacak sosyal sektörün devreye girmesiyle, Türkiye‘nin sömürgeleştirilmesi süreci durdurularak yeniden Kemalist ekonomiye geçiş sağlanabilecektir.

Küresel emperyalizm Türk ulusunu dış baskılarla, dünyanın en yoksul toplumlarından birisi durumuna düşürmüştür. Türkiye’nin bu duruma sürüklenmesinde işbirlikçi ve mandacı politikacılarla satılmış aydın kesimlerinin çok ciddi rolleri olmuştur. Türkiye’nin satışından pay alan bu kesimler Türk devletinin yıkılarak yeni tür devlet modellerinin kurulmasına da aracılık yapmaktadırlar. Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin kontrolu altında bir Büyük İsrail yapılanmasına giden yolda, ulusal ve üniter yapıya saldıran ve bunu çökertmek isteyen girişimler sömürge ekonomisi aracılığı ile Türk ulusuna dayatılmakta ve bazı cemaatlar da bugibi planlarda aracı yapılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin yer aldığı Trakya ve Anadolu toprakları dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bulunmaktadır. Emperyalizm Türkleri dünyanın en zengin ülkesinde en yoksul halkı olmağa mahkûm etmiştir. Dışa açılma ve liberal görünümlü sömürge politikaları ile bir yarı sömürge devlet konumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti daha bitmemiştir. Seksen yıl önce dayatılan 1929 ekonomik buhranından Türkiye nasıl Kemalist ekonomi anlayışı ile kurtulduysa, dış ekonomik ve emperyal çevreler bugün dayatılan 2009 ekonomik kirizinden de gene Atatürk Cumhuriyeti Kemalist ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla kurtulacaktır. Bunun için işbirlikçi kadroların devre dışı bırakılmaları ön koşuldur. Türkiye’yi satan ve her türlü zenginliğini yabancılara pazarlayan, yabancılarla ortaklıklar kurarak kendi ülkesinin sömürülmesine aracı olan işbirlikçi kesimlere karşı,Türk halkının yeniden silkelenerek toparlanması ve Atatürk’ün yolundan giderek kendisini bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkaran politikalara yönelmesi yaşamsal öneme sahiptir. Türk ulusu, yeniden büyük Türkiye ideali doğrultusunda bir ulusal program ile hem 2009 ekonomik krizinden hem de üçüncü dünya savaşı sürecinden kurtulmayı başarmak zorundadır. Bunun için şimdiye kadar başarısız olmuş tüm politikaların ve bunları yürüten kadroların siyaset sahnesinden silinmeleri gerekmektedir. Türkiye’yi yirmi birinci yüzyılda ayakta tutacak, Atatürk döneminde olduğu gibi bölgesinin merkezi yapacak politikaları devreye sokabilecek yeni siyasal oluşumların bir an önce siyaset sahnesine getirilmesi, örgütlenerek iktidar yapılması bu aşamada yaşamsal anlama sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu zenginliklerini ve ulusal çıkarlarını koruyacak yeni siyasal hareket ya da oluşumun daha fazla zaman yitirilmeden öne çıkması ve bilinçli halk kitlelerinin desteği ile ülke ve devletin kaderinde söz sahibi olması gerekmektedir.

Kemalist ekonomi ile gerçekleştirilecek daha güçlü bir Türkiye her türlü zorluğun ve engelin aşılmasını başaracaktır. Atatürk’ün dediği gibi, siyasal zaferlerin yeni ekonomik zaferlerle tamamlanmasının zamanı gelmiştir. Dünyanın en zengin ülkesinde dünyanın en yoksul halkı olmak kaderinin değiştirilebilmesi ancak Kemalist ekonomi ile mümkün olabilecektir. Yeniden Kemalist ekonomi ile daha bağımsız ve refah dolu günlere Türkiye kısa zamanda kavuşabilecektir. Beşer yıllık ekonomik kalkınma planları bu doğrultuda ulusal çıkarlar doğrultusunda uygulayamaya konulmalı, Türkiye’yi sömürgeleştiren İMF ve Dünya Bankası programları acilen kaldırılmalıdır. I929 buhranı gibi 2009 krizi de Kemalist ekonomi politikaları ile aşılmalıdır. Bu nedenle yeniden Kemalist ekonomiye dönülmelidir.

24 Kasım 2018 Cumartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" (Yoksulluk ve Eğitim İlişkisi) Ankara, 10.12.2009 - Yoksulluk ve eğitim kavramları sanki birbirleriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi bir görünüm vermektedirler. Aslında gerçek yaşam düzeni içerisinde bu iki kavramın konumuna bakılırsa, birbirleriyle fazlasıyla yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir.

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Yoksulluk ve Eğitim İlişkisi
Ankara, 10.12.2009

Yoksulluk ve eğitim kavramları sanki birbirleriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi bir görünüm vermektedirler. Aslında gerçek yaşam düzeni içerisinde bu iki kavramın konumuna bakılırsa, birbirleriyle fazlasıyla yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir. İnsan toplumlarının iç dinamikleri arasındaki bağlar ele alınmağa başlandığında, belirli toplum yapılarında geleneksel bağlar ve ilişkiler incelenmeğe kalkışıldığında, eğitim ve yoksulluk arasındaki görünmez yakınlıklar öne çıkmağa başlamakta ve bunun sonucu olarak da her iki kavramın nasıl birbirini etkilediği göze çarpmaktadır. Yoksulluk olgusu bir toplumun içine sürüklendiği olumsuz bir yapılanmayı nasıl gösteriyorsa, böylesine istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasında eğitimin rolü önem taşımaktadır. Eğitim düzenindeki yetersizlikler ya da geriliklerin, bir toplumun yoksulluk çemberine sürüklenmesinde önde gelen bir etkiye sahip olduğunu kanıtlaması, bu iki kavram arasındaki bağlantının ne derece yakın olduğunu ve birbirini doğrudan etkileyecek kadar ön plânda olduğunu doğrulamaktadır. Yoksulluk kötü ve istenmeyen bir durum olduğuna göre, böylesine bir geriliğin gündeme gelmesinde ya da ortaya çıkmasında eğitimin görmezden gelinemeyecek rolü olduğu da kabul edilmek durumundadır.

İnsanlık tarihi göstermektedir ki, insanoğlunun her dönemde yaşamak için bütün zorluklar ve engellerle uğraş içinde olmuştur. Dünya koşullarının zorluklarını yenmeyi başaran insanoğlunun, yaşamı sürdürme konusunda başarıya ulaşmasından sonra daha iyi yaşamanın yollarını aradığı ve bu doğrultuda her geçen gün daha gelişmiş bir yaşam düzeni oluşturmaya yöneldiği anlaşılmaktadır. İnsanlık tarihin her döneminde sınavlardan geçmiş ve bugünkü aşamaya gelmeyi başarabilmiştir. Günümüz dünyasında var olan uygarlık düzeni bir anlamda insanoğlunun doğaya ve yeryüzü koşullarına karşı sürdürdüğü uğraşın başarıya ulaşmış olan bir sonucudur. İlkel toplumdan uygar topluma geçiş sürecinde yaşanan on bin yıllık tarih dilimi insanoğlunun ne gibi uğraştan geçerek bugünlere geldiğinin açık göstergesidir. Milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip olan yeryüzünün son on bin yıllık diliminde gelişen uygarlık olgusu, bugün sahip olunan yaşam düzeninin arkasında yatan temeldir. Mağara kovuğunda başlayan insanoğlunun yaşamı bugünün koşullarında uzay istasyonlarında devam ederken, inkâr edilemeyecek bir gelişimin yaşandığı görülmektedir. Diğer canlıların arasından akıl gücünü kullanarak kopan insanoğlu, gene beyninin gücünden yararlanarak, bugün biyolojik canlılar dünyasının dışına çıkan bir yaşam düzenine bilim ve teknolojik alanlarda gerçekleştirilen devrimlerle ulaşabilmiştir. Bilim ve teknolojinin baş döndüren gelişme hızı, insanoğlunu doğal yaşamının içinden alarak başka yerlere sürüklemiş ve bugün gelinen noktada artık insanlığın ötesindeki bir birikimin dünyayı ve insan topluluklarını yönetir bir konuma geldiği görülmektedir. Bilimin ve teknolojinin verilerini elinde toplayan bir avuç azınlık, bütün dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir yaşam düzenine zorlar bir konuma gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda kaleme alınan bir romanda açıkça belirtildiği gibi, insanlar yeryüzündeki her attıkları adımda izlenmekte, dinlenmekte ve uzaktan kumandalı yöntemlerle yönlendirilmeğe çalışılmaktadırlar. “Büyük Birader” adı takılan teknolojik imparatorluğun azınlık yöneticileri, sahip olunan bilimsel ve teknolojik verilerle bütün dünyayı kendi sömürgeleri düzeyine indirmeğe çaba göstermekteler, ellerindeki bilimsel ve teknolojik gücü bu doğrultuda kullanarak bütün dünyayı insanlık için yeryüzü hapishanesine çevirmektedirler. Eskiden sosyalist ülkelerde görülen açık hava hapishanesi görüntüleri bugün yeryüzünün bütün ülkelerinde göze çarpmakta ve bilimsel-teknolojik üstünlüğün sahipleri yeni bir azınlık hegemonyasını yedi milyarlık dünya nüfusuna dayatmaktadırlar. Doğudan batıya kayan uygarlık tarihinin gelinen en son aşamasında, batı merkezli uygarlık düzenini ellerinde tutan azınlıklar, bütün dünyayı kalıcı bir sömürge düzenine dönüştürebilme doğrultusunda koşullarını zorlamakta ve kendilerinin dışında başka bir güç merkezinin öne çıkmasını önlemeğe çalışmaktadırlar. Sahip olunan bütün bilimsel ve teknolojik veriler ve eğitim yatırımları bir avuç azınlığın çıkarları doğrultusunda kullanılmakta, bu küçük grup giderek azgın bir azınlığa dönüşürken, bilimsel ve teknolojik veriler insanlığın ortak çıkarları aleyhine kullanılabilmektedir. Yeryüzünde ortaya çıkan bütün gelişmeler üstün güçlerin yönetimlerinin ya da yönlendirmelerinin sonucu olarak gündeme geldiği için günümüzde yaşanmakta olan büyük yoksulluğun arkasında böylesine bir küresel yapılanma bulunmaktadır. Her geçen gün daha da azgınlaşan mutlu azınlık, yüzyılların emperyal düzenine devam etmek ve bütün dünyayı yeniden daha sıkı bir sömürge imparatorluğuna dönüştürebilmek üzere dünya halklarına saldırıya devam etmekte ve her fırsatta baskı ve güdümleme girişimlerini tırmandırmaktadır. İşte böylesine haksız ve ölçüsüz bir dünya düzeninin doğal sonucu giderek artan yoksulluk ve işsizliktir.

Kapitalizm Sömürüye Doymamıştır
Dinsel baskının acımasız olduğu Orta Çağ döneminden, Rönesans ve Reform devrimleriyle çıkmayı başaran insanlık, sonraki aşamada batı merkezli bir emperyal döneme sürüklenince, bütün dünya kıtalarını Avrupa ülkeleri ele geçirmiş ve kendilerine bağlı olarak kurmuş oldukları sömürge imparatorluklarıyla dünya zenginlerini kendi ülkelerine taşımışlardır. Tam anlamıyla bir vahşet ve insanlık dışı ekonomik ve siyasal düzenler, emperyal dönemde gündeme gelmiştir. Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını bölüşerek oluşturdukları sömürge imparatorluklarıyla beşyüz yılı aşkın bir süre sülük gibi dünya halklarının kanlarını emmişler ve her yönü ile bir sömürüyü insanlığı yok edercesine dünya halklarının tepesine dikmişlerdir. Böylesine acımasız ve insafsız bir sömürü düzeninin adı “Kapitalizm” olmuş, uluslararası sistem batının emperyal ülkelerinin dayatmaları yüzünden evrensel bir kapitalizm olgusunun batağına düşmüştür. Batı Avrupa ülkelerinin sömürge imparatorlukları üzerinden bütün dünyaya yayılan uluslararası kapitalizm daha sonraki aşamalarda gene uluslararası düzeyde bir de sosyalizmin tepki olarak öne çıkmasına neden olmuştur. Sömürgelerden getirilen zenginlikler batı Avrupa ülkelerinin merkantilizmden, kapitalizme geçişlerini sağlamış, zenginliklerin birikmesiyle büyük sermaye birikimi öne çıkmış, kapital sahipleri de küçük işletmeler ve atölyelerden fabrikalar düzenine geçmiştir. Her fabrika açılışı bir işveren ve bin işçiyi beraberinde getirince, batı toplumlarında hızlı bir sınıflaşma yaşanmış ve Fransız Devrimi sonrasında gündeme gelen ihtilâlci sendikalizm akımının tepki örgütlemesiyle I848 ihtilalleri bütün Avrupa ülkelerinde birbirini izlemiştir. Bu ihtilaller Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan, işçi sınıfı ve çalışan halk kitlelerinin hak arayışları doğrultusunda gelişmiş ve batının kapitalist ülkelerini derinden sarsmıştır. Bu devrimci girişimlerin sonuçsuz kalması, çalışan kitlelerin daha iyi yaşama koşulları doğrultusunda istediklerini elde edememesi nedeniyle, batı kapitalist sisteminde sermaye birikimi ile beraber yoksulluk olgusu da birbirine paralel çizgide gelişmiştir.

Patronların ağa babası Alman işadamı Rotschild Das Kapital’i yazması için Karl Marks’a para verdikten sonra, çalışan kitlelerin kontrolü altındaki Sendikalizm hareketinin önü kesilmiş ve patronların kontrolü altında kapitalist sistem içi dengelerin oluşturulmasına yönelik bir sosyalizm oluşumunun önü açılmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ülkelerindeki iç politik gelişmeler incelenirse ihtilâlci sendikalizmden Marksist etiketli bir sosyalizme doğru geçiş başladığı görülmektedir. Bu aşamada Dönek Kautsky’ler ve yoksul kitleleri sokağa döken Rosa Lüksemburglar ile patronlardan para alarak işçi sınıfını provoke ederek yanlış yollara sürükleyen bir sürü sol görünümlü sağa hizmet eden politikacı tarih sahnesinde öne çıkarak patronlara hizmetlerini sürdürmüşlerdir. Paris Komünü olayı üzerine sermaye sınıfı sosyalist ve sol hareketleri bütünüyle kendi kontrolleri altına alarak, işbirlikçi besleme politikacılar aracılığı ile yoksul kitleleri yönlendirmişler ve bu yüzden bir türlü kapitalizme alternatif olduğu söylenen sosyalizm batı demokrasilerinde serbest seçimler yolu ile iktidara gelememiştir. Karl Marks’ın yazdıklarının aksine, kapitalizm tezi anti tez olarak sosyalizmi geliştirememiş ama göstermelik bir alternatif olarak demokrasi olduğu iddia edilen batı rejimlerinde kapitalist ve liberal partilere göstermelik alternatif sosyalist partileri birer süs olarak tutmuşlardır. Sendikaların güçlenmesiyle Sendikalizm yolundan eşit hak ve özgürlüklere sahip olarak yoksulluk batağından kurtulabilecek işçiler ve çalışan halk kitleleri, sermayenin denetimi altındaki göstermelik solcu ve sosyalist partilerle zaman yitirmiş ve hiç bir zaman gerçek anlamda hak ve özgürlük uğraşı veremedikleri için yoksulluk çıkmazından kurtulamamışlardır. Sendikalara giremeyen patronların adamları göstermelik sol partiler kurarak yoksul halk kitlelerini umut tacirliği ile oyalamışlar ve böylece kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunurken, çalışan halk kitlelerinin yoksulluk batağında giderek erimelerine ve insanlıktan uzaklaşmalarına aracı olmuşlardır. Paris Komünü gibi ikinci bir olayla karşılaşmak istemeyen batılı kapitalistler, sosyalizmi de liberalleştirerek sosyal demokrasi adı altında yeni bir akımı örgütlemişler ve işbirlikçi ajanlar aracılığı ile işçi sınıfının yönetici kadrolarını da sömürüye ortak ederek, çalışan kitlelerinin temsilcisi bir avuç yöneticiyi zengin ederek, onların Truva Atı olarak kullanılmasıyla çalışan halk kitlelerinin yoksulluk içinde bocalamasının sürdürülmesini sağlamışlardır. Böylece bir avuç işbirlikçi solcu ve sendikacı aracılığı ile batı kapitalizmi çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içerisinde sürekli hapsolmasını sağlamışlardır.

Günümüzde hâlâ devam eden ve bir türlü yok edilemeyen yoksulluk insanlığın bir kaderi değil, aksine batı emperyalist sisteminin bütün dünyaya zorla dayatmış olduğu evrensel kapitalist sistemin bir olumsuz sonucudur. Kapitalizm adı üstünde bir sermaye düzeninin adıdır ve bu sermayenin bir avuç azınlığın elinde biriktiği ekonomik sistemi temsil etmektedir. Sömürgecilik yolu ile büyük paralar kazanan batılı kapitalist çevreler, kurmuş oldukları gizli örgütler aracılığı ile sahip oldukları zenginlikleri korumak ve bunu bütün dünya ülkelerini zorla kabul ettirebilmek için akla gelen her türlü yolu denemişler, gizli toplantılarda aldıkları kararlar ile büyük komploları devreye sokmuşlar, insanlığı sürekli olarak korkutarak azınlık yönetiminin sürekliliğini sağlamışlardır. Korku ve baskı düzenlerini zaman zaman savaş senaryoları besledikçe insanlık iyice çaresiz bir duruma sürüklenmiş ve sürekli olarak sıcak çatışmalara provokasyonlarla yönlendirilen halk toplulukları bir türlü kendilerini bularak ve toparlanarak geçim dertlerini çözememişler bu yüzdende yoksulluktan kurtulamamışlardır. Kapitalizmin ajanları sermaye merkezlerinden aldıkları emir ve paralarla, gizli sermaye ve patron örgütlerinin kararları ve yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmişler, içine girdikleri halk kitlelerini ve ulusal toplumları çeşitli siyasal senaryolara alet ederek, sermaye sahibi azgın azınlığın daha fazla zengin olmalarına yardımcı olmuşlar ve dolaylı olarak da çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içinde ellerini ve kollarını bağlayarak daha adil ve eşitlikçi bir düzenin oluşumunun önüne set çekmişlerdir. Demokrasi içerisinde sosyalist ya da sol partilerin tam anlamıyla iktidara gelmelerine çeşitli provokasyonlarla engel olmuşlar, bu partilerden medet uman yoksul halk kitlelerinin çaresizlik uçurumuna sürüklenmelerine neden olmuşlardır. Fransız Devrimi sonrasında uygulamaya geçen batı tipi demokrasilerde hiç bir zaman yoksullar için kalıcı bir çözüm üretilememiştir çünkü hep sermaye sınıfı ve zenginlerin istedikleri olmuştur.

Sosyalizmin Kuşatılması
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, New York ve İsviçre‘de örgütlü olan Dünya devleti destekli bir Sovyet Devrimi gerçekleşmiş ve buna bağlı bir sosyalist sistem batı dünyasının dışında doğu ülkelerini kapsayacak biçimde New York borsasından alınan para yardımıyla örgütlenmeğe çalışılmıştır. Amerikan borsasının parasıyla bir Kızıl Ordu kurularak devlet zoru ile sosyalist sistem Rusya üzerinden doğu dünyasına yayılmak istenmiştir. Marks’ın öngördüğü üzere sosyalist ihtilâlin gelişmiş batı ülkelerinde gerçekleşmesi böylece önlenmiş, yoksul halk kitleleri ve dünya ulusları için yeni bir umut kaynağı olarak sosyalist sistem Kızıl Ordu gücü ile bütün Asya’ya yayılmıştır. Ne var ki, soğuk savaş yıllarında, Yugoslavya gibi bir ara ülkede Milovan Cilas’ın deyimi ile yeni bir sınıf ortaya çıkarak, batı kapitalizmi ile işbirliği yapmağa soyunmuştur. Yugoslavya’da başlamış olan yozlaşma hızla bütün sosyalist ülkelere yayılmış, batının gizli örgütlerine giren göstermelik solcu ve sosyalist yöneticiler yeni sınıf olgusunu bütün sosyalist ülkelere taşıyınca, devlet merkezli sosyalizmin yoksulluğun önlenmesinde bir ilaç olamayacağı anlaşılmıştır. Sosyalist ya da komünist tek parti yönetiminin iktidarda bulunduğu sosyalist ülkelerde proletarya gücü burjuva sınıfını yani azgın azınlık konumundaki sermaye kesimini yok edeceğine, işçi sınıfı yönetimi içinden çıkan bir işbirlikçi kesim yeni bir sınıf olgusu yaratarak proletaryaya ihanet etmiştir. Yeni sınıf proletaryaya ihanet ederken sosyalist sistemin çöküşünü hızlandırmış ve Sovyetler Birliği yüz yıllık bir süreyi tamamlayamadan devrimin yetmiş beşinci yılında ortadan kalkmıştır. Rusya Federasyonu başkanı Yeltsin batı kapitalizmi ile işbirliği yaparak Sovyetler Birliğini bozunca, soğuk savaş dönemi kapanmıştır.

Yeni dönemde bir tek kurşun atmadan rakip bloğu çökerten ABD emperyalizmi, Amerika merkezli bir yenidünya düzeni imparatorluğuna soyunarak bunu küreselleşme adı altında bütün dünyaya kabul ettirmeğe çalışmıştır. Aradan geçen yirmi yıllık süre içerisinde dünyanın tek süper gücü olan ABD, Dünya Bankası ve İMF desteğine rağmen bir türlü yeni küresel imparatorluk düzenini kuramamıştır. ABD, kendisini dinlemeyen bütün ülkeleri haydut ülke ilân edecek kadar haydutlaşan bir baskı politikasını dünya ülkelerine dayatmış, dünyanın merkezi alanı olan Avrasya bölgesini kendi hegemonyası altına alabilmek doğrultusunda Irak ve Afganistan savaşlarını zorla gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda kendisini haklı gösterebilmek için 11 Eylül provokasyonları ile kendi kendisini vuracak kadar ileri derecede uçuk senaryolara kilitlenen ABD emperyalizmi, her yönden inandırıcılığını yitirerek batı merkezli sömürge düzeninin tek bekçisi ve koruyucusu olarak, bütün dünyaya yeni bir saldırganlık dönemi başlatmıştır. Batı kapitalizmi, karşı denge olarak gündeme getirilmiş olan sosyalist sistemin yıkılmasından sonra iyice azgınlaşarak dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu reçeteleriyle daha üst düzeyde bir zenginliğin oluşturulmasını dünya halklarına dayatmağa devam etmiş ve bunun sonucunda, bütün ülkelerde çok büyük çöküşler yaşanmış ve halk kitlelerinin yoksullaşması daha da artmıştır. Yoksulluğun önlenmesi için hiç bir ciddi girişim yapılmazken, sermaye birikimini artıracak ve küresel emperyalizmin daha üst düzeyde bir sömürüye dayanacak biçimde geliştirilebilmesi için her türlü Dünya Bankası ve İMF reçetesi batı destekli olarak bütün ülkelerde devreye sokulmağa çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine çarpıklıkların yaşandığı ülkelerin en önde geleni olarak öne çıkmıştır.

Kapitalizm’in Hedefindeki Türkiye
Batı merkezli küreselleşme ile Türkiye’deki sermaye sahipleri dışa açılırken ülkenin ihtiyaçlarını ve beklentilerini görmezden gelmişler, kendi zenginliklerini koruyabilmek ve daha da zengin olabilmek doğrultusunda rekabetten vazgeçerek batılı büyük tekeller ile anlaşmışlardır. Her yerli firma bir büyük uluslararası tekelin çatısı altında kendine güvence ararken, ülkenin yatırım bekleyen bölgelerine hiç bir Türk şirketi gitmemiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Orta Anadolu ve Kuzey Kıbrıs bölgelerine hiç bir Türk firması yatırım yapmazken, Türkiye’de yoksulluk giderek en üst düzeylere tırmanmış ve yoksul halk kitleleri devlet ile belediyelerden yardım bekler hale gelmiştir. Nüfus artarken, devlet dış baskılarla ekonomiden uzaklaştırılmış, ülke açık bir pazara dönüştürülürken, Türk insanının giderek köleleşmesine gidebilecek gelişmelere İMF ve Dünya Bankası programları ile devam edilmiştir. Orta tabakalar hızla çökerken, toplumu oluşturan halk yığınlarının giderek bölgesel ya da yerel cemaatlere doğru yöneldiği ortaya çıkmıştır. Küresel sömürü düzeni sermaye birikimini yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda en üst düzeylere çıkartırken, yerli sermaye ortadan kalkmış ve bununla beraber milli burjuvazi de tarih sahnesinden silinmeğe başlamıştır. Ülke ekonomisi daha fazla dışarıya muhtaç hale gelirken, yerli şirketler yabancılaşarak korunmağa çalışmışlar ama çöken orta tabakalar nedeniyle halk kitleleri ortada kalmıştır. Yoksulluğun giderek en üst düzeyde tırmanması din olgusunu yeniden ön plâna çıkarmış ve zengin sınıfların çıkarına çalışan kapitalist ekonomide yoksul halk kitlelerinin beklentileri dini örgütlenmelerle karşılanmağa çalışılmış ve bu aşamada yerel yönetimlerin devreye girmesiyle insanların yiyecek ve barınma gereksinmeleri karşılanmağa çalışılmıştır. Yeni dönemde yoksulların ve işsizlerin tüm umudu yerel yönetimlere kaymış ve bu durumda giderek küçük eyalet ve kent devletleri oluşumunun önünü açmıştır. Ulusal toplum ve ulus devlet yapılanması, böylesine bir aşamada tartışılır ve yargılanır bir noktaya gelmiştir.

Bütün dünyayı üçüncü bir dünya savaşına zorlayan uluslararası kapitalist sistemin, savaş yanlısı lobiler yüzünden son bir yılda büyük bir ekonomik krize sürüklenmesi üzerine kapitalist sistemin yanlışlığı bütün dünya ülkelerinde tartışılır bir duruma gelmiştir. Sosyalist sistemin başarısız bir uygulama döneminden çöküşe geçmesinden yirmi yıl sonra benzeri bir biçimde kapitalist sistemde çöküşe geçmiştir. Irak Savaşı yüzünden üç trilyon dolar borca batan ABD, kendi ekonomisini kurtaramazken onun desteğine dayalı olan uluslararası kapitalist sistemin hiç bir ülkeyi kurtaramayacağı açıkça görülmektedir. Böylesine bir durumda, dünya halklarının yoksulluk batağından kurtulabilmeleri mümkün görünmemektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu hiç bir ülkede yoksulları kurtarma ya da yoksulluğu önleme doğrultusunda herhangi bir program uygulamamaktadır. Zaman zaman Birleşmiş Milletler çatısı altında dile getirilen yoksulların kurtarılması ile ilgili tartışmalar doğrultusunda gene bu kurum üzerinden bazı girişimler yapılmasına rağmen şimdiye kadar ciddi bir girişim görülmemiştir. Birleşmiş milletler kararlarını dinlemeyen ve Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile küresel emperyalist düzeni kurmak isteyen ABD ve batılı müttefikleri, dünya ekonomisinin çökmesinin ve dünya halklarının yoksulluk batağında ezilmelerinin başlıca sorumluları olarak görülmektedirler. Böylesine ters bir durumun ortadan kaldırılabilmesi için dünya halklarını yoksulluk uçurumuna sürükleyen Dünya bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu kuruluşlarının bir an önce kapatılmaları gerekmektedir. Tek kutuplu dünya düzeni kuramayan ABD kurtuluşu G-20 ülkeleri platformunda ararken, BRİC ülkeleri adı verilen Rusya, Brezilya, Hindistan ve Çin’in öncülüğünde bütün Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin bir araya gelerek Dünya Ekonomi Kurumunu bir an önce oluşturmaları gerekmektedir. Ancak bu aşamadan sonra sermaye sınıfı ve patronları temsil eden azgın azınlığın kontrolü altındaki tekelci küresel şirketlerin sömürü politikalarına dayalı bir evrensel ekonomik düzen önlenebilecek, borçlandırma batağı ortadan kaldırılabilecek ve bütün ülkelerde gelir dağılımı daha eşitlikçi koşullarda yapılabilecektir. Böylesine bir açılım sağlanabilirse ancak bu aşamadan sonra yoksulluğun önlenebilmesine yönelik uluslararası plân ve programlar uygulama aşamasına gelebilecektir, aksi takdirde yerleşik çıkar düzeninin direnişleri kırılamayacaktır. Yoksulluğun önlenmesi ile ilgili yeni yapısal denge programları ancak böylesine bir düzen değişikliği sonrasında uygulama alanına getirilebilecektir.

Birleşmiş Milletlere Düşen Görev
Asya, Afrika ve Latin Amerika uluslarının yoksul olarak kalmaları, yüzyıllar süren emperyal sömürü düzenleri nedeniyledir. Bugünkü gelinen noktada daha da üst düzeyde sürdürülmek istenen böylesine insanlık dışı bir sürece bütün yoksul uluslar bir araya gelerek karşı çıkmalıdırlar. Bu doğrultuda başlatılmış olan alternatif küreselleşme akımlarının BRİC devletlerinin desteği ile evrensel bir yapılanmaya dönüştürülmeleri gerekmektedir. Birleşmiş Milletlerin yeniden düzenlenerek dünya uluslarının etkili bir katılımı acilen sağlanmalıdır. Büyük batılı emperyal devletlerin etkisinin kırılmasıyla, ekonomide eşitlikçi uygulamaların önü açılabilecek, sömürünün önlenmesiyle de yoksulluğu ortadan kaldırıcı politikalar devreye girebilecektir. Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için Birleşmiş Milletlere üye olan bütün devletlerin emperyal devletlerin baskılarının dışına çıkarak, bu uluslararası örgütte eşitlikçi bir katılımı sağlamaları gerekmektedir. Böylesine bir ortak çatının altından insanlığı kurtaracak ve yoksulluğu önleyebilecek çözümler üretilebilecektir. Her devlet kendi sorunlarının bilinci ile ve ülkesinin ulusal çıkarlarının doğrultusunda Birleşmiş milletlerde etkili olursa, kısa dönemde yoksulluğu ortadan kaldırabilecek eşitlikçi uygulama kararları elbirliği ile alınabilecektir. Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için yoksullukla savaş doğrultusunda yetiştirilmiş ve ciddi bir ekonomik eğitimden geçmiş kadroların devletleri yönetme aşamasına gelmeleri gerekmektedir. Ekonomiyi iyi bilen vatansever yöneticilerin devletlerini yönetmeleri ve uluslararası alanda temsil etmeleriyle beraber, bütün dünyada yeni bir insancıl ekonomi dönemi başlatılabilecektir. İnsan haklarının sıfır noktasına gelmesine neden olan yoksulluğun kaldırılabilmesi için böylesine eğitilmiş kadroların seferber edilmeleri ve bu yöneticilerin sermaye kesimlerinin etkisinin dışına çıkarılabilmeleri gerekmektedir. Batı tipi demokrasilerde siyasetin finansmanını sermaye çevreleri yaptığı sürece, bütün ülkelerin başına sermayenin adamları gelmekte ve bu tür yöneticiler işbaşında kaldığı sürece de bir türlü halk kitlelerinin yararına olabilecek bir halkçı ekonomi uygulamasına gidilememektedir. Bu nedenle, ekonomi konusunda iyi eğitilmiş politikacıların ve yöneticilerin işbaşına gelmelerinin sağlanması birinci derecede öncelikli bir konudur. Küresel emperyalizmin komiseri konumundaki bazı Dünya bankası ya da İMF görevlilerinin, ülke ekonomilerinin başına dışarıdan getirilerek oturtulması gibi sömürge politikalarının önüne geçilebilmesi için, her ülke kendi ekonomisinin ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetebilecek kadroları yetiştirerek devletin ve kamu kurumlarının başına geçirebilmesi zorunluluğu vardır. Günümüzde yaşamakta olan birçok olay ve gelişme böylesine bir zorunluluğu açıkça göstermektedir.

İnsanlık için hiç bir zaman kader olmayan yoksulluğun önlenebilmesi çok zor bir konu değildir. Öncelikle, yoksulluk ile uğraş verecek sivil kadroların iyi eğitim görmeleri gerekmektedir. Türkiye batı bloğunun dışında bırakılan ülkelerde, batının emperyal girişimlerine karşı ülke ekonomisini devletin ve ulusun çıkarları doğrultusunda koruyarak hareket edecek yönetici kadroların öncelikli olarak iyi yetiştirileceği bazı ekonomi kurumları, fakülteleri ve merkezlerinin kurulması gerekmektedir. Araştırma merkezlerinde yapılacak ulusal ölçekli çalışmalarda ülke toplumunun gereksinmeleri öncelikle olarak belirlenecek, ülke kaynakları devletin ve toplumun gereksinmeleri doğrultusunda daha eşitlikçi olarak belirlenerek gelir dağılımında tam bir eşitliği gündeme getirecek ekonomik politikalar uygulamaya aktarılacaktır. Bu çerçevede her ülkenin kendi ekonomisini yönetecek kadroları kendi okullarında yetiştirmesi kesinlikle batılı merkezlerde batının çıkarlarına öncelik verecek doğrultuda yetişen iktisatçılara kendi ekonomisini teslim etmemesi gerekmektedir. Türkiye gibi ülkeler bu yüzden geri bıraktırılmışlar ve halk kitleleri yoksul toplumlar halinde kalmağa mahkûm edilmişlerdir. Geçmişten gelen bu gibi hatalı durumlardan çıkarılacak dersler doğrultusunda yoksulluğu önleyecek kadroların ulusal eğitim sistemleri içinden yetiştirilmeleri, daha adaletli bir dünyanın kurulabilmesi için zorunlu görünmektedir. İktisat fakültelerinden yetiştirilecek başarılı ve yetenekli genç iktisatçılar, yeni kurulacak bir Milli Ekonomi Akademisinde üst düzey eğitime alınarak hem ulusal hm de uluslararası alanda yetiştirilerek ülke ekonomisi onlara emanet edilmelidir. Bu noktada, ekonomi eğitiminin yeniden ele alınarak düzenlenmesi zorunlu görünmektedir. Özellikle artan nüfus dikkate alınarak, toplumun tüm gereksinmelerini karşılayabilecek derecede etkili bir ekonomik yeniden yapılanma doğrultusunda yeni eğitim düzeni bir başlangıç noktası olmalıdır. Batı ülkelerinden aktarma ya da taklit ekonomi eğitimi ile ancak uydu ve sömürge ekonomisi olabileceği ortaya çıktığı için bu alanda köklü bir değişikliğe gerek bulunmaktadır. Her türlü yeniliğin başlangıcının eğitimden geçtiği unutulmamalı ve yoksulluğu önleyecek ulusal ekonomi politikalarını uygulayacak yeni milli kadroları öne çıkaracak bir yeni eğitim adımı atılmalıdır. Makro düzeyde ekonomiyi yönetecek üst düzey kadrolar eğitim yolu ile yetiştirilirken, ülkede yoksulluğu devletin dışında önleyecek bazı toplumsal mekanizmaları da beraber düşünmelidir.

Hindistan, Pakistan ve Bengaldeş gibi çok nüfuslu ülkelerde küçük iş sahiplerini yetiştiren eğitim uygulamalarının da dikkate alınmasında sosyal yararlar olabilecektir. Yoksulluğun kader olmaktan çıkarılması için her şeyin devletten beklenmemesi, herkesin kendi sınırlı olanakları ile girişimde bulunmasının da yoksul insanlara öğretilmesi gerekmektedir. Daha önce Türkiye’de de uygulandığı gibi bazı iş vakıflarının kurulmasıyla, vakıflar üzerinden iş ve girişim yöntemlerinin fakirlere ve işsizlere öğretilmesi kısa dönemde sonuç alabilmek açısından yararlı olabilmektedir. Düzenli olarak okula gidemeyen halk kitlelerine yönelik olarak halk eğitimi ya da yetişkinler eğitimi programlarıyla köy ve kırsal kesim insanlarının kendi işlerinin sahibi olabilmeleri öğretilmelidir. Küçük kredilerle tek kişilik iş sahibi olabilmenin yolları ve yöntemleri gene özel eğitim konuları olarak, halk eğitimi kuruluşları aracılığı ile kitlelere aktarılabilmelidir. Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluşunda ve ilk yıllarında gündeme gelmiş olan, Millet Mektepleri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri bu doğrultuda devreye girmiş ve Atatürk Türkiye’sinde başarıyla uygulanabilmiş halk eğitimi kurumsal örnekleridir. Batıya bağımlı bir ekonomik yapılanma içerisinde orta tabakalar çökerken, halk kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm gelirken, benzeri bir halkçı ekonomik atılıma kalkışabilmek için, yeniden halk eğitimi yapılanmasının yeni oluşturulacak yaygın eğitim kurumları aracılığı ile ülkenin her köşesinde geliştirilmesi gerekmektedir. Mikro düzeyde her insanın kendi işine sahip olabilmesi, batı emperyalizminin baskılarıyla çökertilen tarımın yeniden canlandırılabilmesi, kırsal alandan kentlere göçün önlenebilmesi gibi olumlu sonuçların elde edilebilmesi için, ekonomik alandaki eğitimin ulusal tabana yayılması gerekmektedir. Yoksulluğun pençesinin kırılabilmesi için her yoksul insana kurtuluş yollarının anlatılması ya da öğretilmesi zorunludur. Gençlere örgün eğitim kurumlarında bu gibi alanlarda çıkış yolunu sağlayacak yöntemler okutulurken, eğitim yaşını geride bırakmış yetişkinlere de kendi işlerinin sahibi olabilmeleri ya da ekonomik çalışmalarla para kazanabilmelerinin yolları öğretilebilmelidir. Her devlet kendi ekonomisini canlandırma programlarıyla ya da ekonomik seferberlik atılımlarıyla yoksul bırakılan işgücü potansiyellerini devreye sokabilmelidir.

Devletlerin kendi olanaklarıyla geliştirdikleri yoksulluğun eğitim yolu ile önlenebilmesi programlarının yanı sıra, Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür kurumu olan, UNESCO aracılığı ile geliştirilecek uluslararası programlara da ihtiyaç vardır. Geri kalmış bütün dünya ülkelerinin gelişmişlik düzeyine gelebilmesi için kurulmuş olan bu uluslararası örgütün, son yıllarda giderek tırmanmış olan yoksulluğun önlenebilmesi doğrultusunda yeni eğitim programları geliştirmesi ve bunları Türkiye gibi batının dışında kalan ve zaman içerisinde küresel batı emperyalizminin baskılarıyla sömürge ekonomisine zorlanan ülkelerde hızla artış gösteren yoksulluğa karşı hızla devreye sokması gerekmektedir. Yoksulluğun önlenmesi ya da ortadan kaldırılması için geliştirilecek uluslararası eğitim ve kültür programlarının, düzenli olarak geri bıraktırılmış ülkelerde uygulanabilmeleri için UNESCO öncülüğünde yeni bir küresel atılım gündeme getirilmelidir. Bu doğrultuda alternatif küreselleşme hareketlerinin ve BRİC ülkelerinin üzerlerine düşecek öncülük misyonlarının daha fazla zaman yitirmeden yerine getirilmesi gerekmektedir. ABD ve batılı müttefiklerinin ya da uluslararası tekelci küresel şirketlerin önleyici girişimleri dikkate alınarak BRİC ülkelerinin daha fazla Birleşmiş Milletler ve UNESCO ile işbirliğini artırmasına gidilmelidir. Yüzyıllar süren batı merkezli emperyalizmin küreselleşme yolundan yeni bir süper emperyalizme yönelmesi nedeniyle, yoksulluğun en üst düzeylere tırmandığı unutulmamalıktır. Bu nedenle, Avrupa ve Amerika’nın emperyal işbirliğine karşı Brezilya, Rusya, Çin, ve Hindistan, gelişmekte olan diğer ülkelerle işbirliği yaparak Birleşmiş Milletler üzerinden küresel düzeyde yoksulluğu önleyecek evrensel ekonomik politikaların devreye girmesi doğrultusunda yeni atılımları başlatmalıdırlar. Ayrıca, bu doğrultuda uluslararası eğitim programlarıyla yoksulluğun evrensel düzeyde önlenebilmesini sağlayacak girişimleri de dünya gündemine getirmeleri gerekmektedir. Yoksulluğun önlenmesinde eğitim hem ulusal hem de uluslararası alanda öne geçmeli ve bu doğrultuda bütün ülkeler işbirliği yaparak, küresel emperyalizmin yarattığı bu haksızlığın bir an önce ortadan kaldırılmasını sağlayabilmelidirler. Dünyada yoksulluğun giderilmesi için eğitim izlenceleri, eğitimin girdiği yerden yoksulluğu çıkaracak doğrultusunda düzenlenmelidir. Her eğitim, yoksulluğu ortadan kaldırabilmek için verilmeli, bir avuç varsıl yerine bütün insanlığın yüzü gülmelidir.

YOKSULLUK VE EĞİTİM "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" Ankara, 05.12.2009 -İnsan toplumlarının iç dinamikleri arasındaki bağlar ele alınmağa başlandığında ,belirli toplum yapılarında geleneksel bağlar ve ilişkiler incelenmeğe kalkışıldığında , eğitim ve yoksulluk arasındaki görünmez yakınlıklar öne çıkmağa başlamakta ve bunun sonucu olarak da her iki kavramın nasıl birbirini etkilediği göze çarpmaktadır .

YOKSULLUK VE EĞİTİM 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 05.12.2009
Yoksulluk ve eğitim kavramları sanki birbirleriyle hiç ilişkisi yokmuş gibi bir görünüm vermektedirler. Aslında gerçek yaşam düzeni içerisinde bu iki kavramın konumuna bakılırsa, birbirleriyle fazlasıyla yakın ilişki içerisinde oldukları görülmektedir . İnsan toplumlarının iç dinamikleri arasındaki bağlar ele alınmağa başlandığında ,belirli toplum yapılarında geleneksel bağlar ve ilişkiler incelenmeğe kalkışıldığında , eğitim ve yoksulluk arasındaki görünmez yakınlıklar öne çıkmağa başlamakta ve bunun sonucu olarak da her iki kavramın nasıl birbirini etkilediği göze çarpmaktadır . Yoksulluk olgusu bir toplumun içine sürüklendiği olumsuz bir yapılanmayı nasıl gösteriyorsa ,böylesine istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasında eğitimin rolü önem tşımaktadır . Eğitim düzenindeki yetersizlikler ya da geriliklerin, bir toplumun yoksulluk çemberine sürüklenmesinde önde gelen bir etkiye sahip olduğunu kanıtlaması , bu iki kavram arasındaki bağlantının ne derece yakın olduğunu ve birbirini doğrudan etkileyecek kadar ön planda olduğunu doğrulamaktadır . Yoksulluk kötü ve istenmeyen bir durum olduğuna göre , böylesine bir geriliğin gündeme gelmesinde ya da ortaya çıkmasında eğitimin görmezden gelinemiyecek rolü olduğu da kabül edilmek durumundadır .

İnsanlık tarihi incelendiğinde , her dönemde insanoğlunun yaşamak için bütün zorluklar ve engellerle nasıl mücadele ettiği daha iyi anlaşılmaktadır . Dünya koşullarının zorluklarını yenmeyi başaran insanoğlunun ,yaşamı sürdürme konusunda başarıya ulaşmasından sonra daha iyi yaşamanın yollarını aradığı ve bu doğrultuda her geçen gün daha gelişmiş bir yaşam düzeni oluşturmaya yöneldiği anlaşılmaktadır . İnsanlık tarihin her döneminde sınavlardan geçmiş ve bugünkü aşamaya gelmeyi başarabilmiştir . Günümüz dünyasında var olan uygarlık düzeni bir anlamda insanoğlunun doğaya ve yeryüzü koşullarına karşı sürdürdüğü mücadelenin başarıya ulaşmış olan bir sonucudur . İlkel toplumdan uygar topluma geçiş sürecinde yaşanan on bin yıllık tarih dilimi insanoğlunun ne gibi mücadelelerden geçerek bugünlere geldiğinin açık göstergesidir . Milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip olan yeryüzünün son on bin yıllık diliminde gelişen uygarlık olgusu ,bugün sahip olunan yaşam düzeninin arkasında yatan temeldir . Mağara kovuğunda başlayan insanoğlunun yaşamı bugünün koşullarında uzay istasyonlarında devam ederken , inkar edilemiyecek bir gelişimin yaşandığı görülmektedir . Diğer canlıların arasından akıl gücünü kullanarak kopan insanoğlu , gene beyninin gücünden yararlanarak ,bugün biyolojik canlılar dünyasının dışına çıkan bir yaşam düzenine bilim ve teknolojik alanlarda gerçekleştirilen devrimlerle ulaşabilmiştir . Bilim ve teknolojinin başdöndüren gelişme hızı ,insanoğlunu doğal yaşamının içinden alarak başka yerlere sürüklemiş ve bugün gelinen noktada artık insanlığın ötesindeki bir bir birikimin dünyayı ve insan topluluklarını yönetir bir konuma geldiği görülmektedir . Bilimin ve teknolojinin verilerini elinde toplayan bir avuç azınlık , bütün dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir yaşam düzenine zorlar bir konuma gelmiştir .

İkinci dünya savaşı sonrası yıllarda kaleme alınan bir romanda açıkca belirtildiği gibi insanlar yeryüzündeki her attıkları adımda izlenmekte,dinlenmekte ve uzaktan kumandalı yöntemlerle yönlendirilmeğe çalışılmaktadırlar . Büyük birader adı takılan teknolojik imparatorluğun azınlık yöneticileri ,sahip olunan bilimsel ve teknolojik verilerle bütün dünyayı kendi sömürgeleri düzeyine indirmeğe çaba göstermekteler ,ellerindeki bilimsel ve teknolojik gücü bu doğrultuda kullanarak bütün dünyayı insanlık için yeryüzü hapishanesine çevirmektedirler .Eskiden sosyalist ülkelerde görülen açık hava hapishanesi görüntüleri bugün yeryüzünün bütün ülkelerinde göze çarpmakta ve bilimsel-teknolojik üstünlüğün sahipleri yeni bir azınlık hegemonyasını yedi milyarlık dünya nüfusuna dayatmaktadırlar . Doğudan batıya kayan uygarlık tarihinin gelinen en son aşamasında batı merkezli uygarlık düzenini ellerinde tutan azınlıklar ,bütün dünyayı kalıcı bir sömürge düzenine dönüştürebilme doğrultusunda koşullarnı zorlamakta ve kendilerinin dışında başka bir güç merkezinin öne çıkmasını önlemeğe çalışmaktadırlar . Sahip olunan bütün bilimsel ve teknolojik veriler bu doğrultuda bir avuç azınlığın çıkarları doğrultusunda kullanılmakta , bu küçük grup giderek azgın bir azınlığa dönüşürken , bilimsel ve teknolojik veriler insanlığın ortak çıkarları aleyhine kullanılabilmektedir .Yeryüzünde ortaya çıkan bütün gelişmeler üstün güçlerin yönetimlerinin ya da yönlendirmelerinin sonucu olarak gündeme geldiği için günümüzde yaşanmakta olan büyük yoksulluğun arkasında böylesine bir küresel yapılanma bulunmaktadır . Her geçen gün daha da azgınlaşan mutlu azınlık ,yüzyılların emperyal düzenine devam etmek ve bütün dünyayı yeniden daha sıkı bir sömürge imparatorluğuna dönüştürebilmek üzere dünya halklarına saldırıya devam etmekte ve her fırsatta baskı ve güdümleme girişimlerini tırmandırmaktadır.İşte böylesine haksız ve ölçüsüz bir dünya düzeninin doğal sonucu giderek artan yoksulluk ve işsizliktir .

Dinsel baskının önplanda olduğu ortaçağ döneminden rönesans ve reform devrimleriyle çıkmayı başaran insanlık, sonraki aşamada batı merkezli bir emperyal döneme sürüklenince,bütün dünya kıtalarını Avrupa ülkeleri ele geçirmiş ve kendilerine bağlı olarak kurmuş oldukları sömürge imparatorluklarıyla dünya zenginlerini kendi ülkelerine taşımışlardır . Tam anlamıyla bir vahşet ve insanlık dışı ekonomik ve siyasal düzenler , emperyal dönemde gündeme gelmiştir . Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını bölüşerek oluşturdukları sömürge imparatorluklarıyla beşyüz yılı aşkın bir süre sülük gibi dünya halklarının kanlarını emmişler ve her yönü ile bir sömürüyü insanlığı yokedercesine dünya halklarının tepesine dikmişlerdir . Kapitalizm bir sistem olarak böylesine acımasız ve insafsız bir sömürü düzeninin adı olmuş ,uluslararası sistem batının emperyal ülkelerinin dayatmaları yüzünden evrensel bir kapitalizm olgusunun batağına düşmüştür . Batı Avrupa ülkelerinin sömürge imparatorlukları üzerinden bütün dünyaya yayılan uluslararası kapitalizm daha sonraki aşamalarda gene uluslararası düzeyde bir de sosyalizmin tepki olarak öne çıkmsına neden olmuştur . Sömürgelerden getirilen zenginlikler batı Avrupa ülkelerinin merkantalizmden kapitalizme geçişlerini sağlamış , zenginliklerin birikmesiyle büyük sermaye birikimi öne çıkmış ,kapitalm sahipleri de küçük işletmeler ve atölyelerden fabrikalar düzenine geçmiştir . Her fabrika açılışı bir işveren ve bin işçiyi beraberinde getirince ,batı toplumlarında hızlı bir sınıflaşma yaşanmış ve Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen ihtilalci sendikalizm akımının tepki örgütlemesiyle I848 ihtilalleri bütün Avrupa ülkelerinde birbirini izlemiştir . Bu ihtilaller Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan işçi sınıfı ve çalışan halk kitlelerinin hak arayışları doğrultusunda gelişmiş ve batının kapitalist ülkelerini derinden sarsmıştır .Bu devrimci girişimlerin sonuçsuz kalması , çalışan kitlelerin daha iyi yaşama koşulları doğrultusunda istediklerini elde edememesi nedeniyle , batı kapitalist sisteminde sermaye birikimi ile beraber yoksulluk olgusu da birbirine paralel çizgide gelişmiştir .

Patronların ağa babası Alman işadamı Rotschild Das Kapital’i yazması için Karl Marks’a para verdikten sonra ,çalışan kitlelerin kontrolu altındaki Sendikalizm hareketinin önü kesilmiş ve patronların kontrolu altında kapitalist sistem içi dengelerin oluşturulmasına yönelik bir sosyalizm oluşumunun önü açılmıştır . Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ülkelerindeki iç politik gelişmeler incelenirse ihtilalci sendikalizmden Marksst etiketli bir sosyalizme doğru geçiş başladığı görülmektedir . Bu aşamada Dönek Kautsky’ler ve yoksul kitleleri sokağa döken Rosa Lüksemburglar ile patronlardan para alarak işçi sınıfını provoke ederek yanlış yollara sürükleyen bir sürü sol görünümlü sağa hizmet eden politikacı tarih sahnesinde öne çıkarak patronlara hizmetlerini sürdürmüşlerdir . Paris Komünü olayı üzerine sermaye sınıfı sosyalist ve sol hareketleri bütünüyle kendi kontrolları altına alarak , işbirlikçi besleme politikacılar aracılığı ile yoksul kitleleri yönlendirmişler ve bu yüzden bir türlü kapitalizme alternatif olduğu söylenen sosyalizm batı demokrasilerinde serbest seçimler yolu ile iktidara gelememiştir . Karl Marks’ın yazdıklarının aksine , kapitalizm tezi anti tez olarak sosyalizmi geliştirememiş ama göstermelik bir alternatif olarak demokrasi olduğu iddia edilen batı rejimlerinde kapitalist ve liberal partilere göstermelik alternatif sosyalist partileri birer süs olarak tutmuşlardır . Sendikaların güçlenmesiyle Sendikalizm yolundan eşit hak ve özgürlüklere sahip olarak yoksulluk batağından kurtulabilecek işçiler ve çalışan halk kitleleri , sermayenin denetimi altındaki göstermelik solcu ve sosyalist partilerle zaman yitirmiş ve hiç bir zaman gerçek anlamda hak ve özgürlük mücadelesi veremedikleri için yoksulluk çıkmazından kurtulamamışlardır . Sendikalara giremeyen patronların adamları göstermelik sol partiler kurarak yoksulhalk kitlelerini umut tacirliği ile oyalamışlar ve böylece kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunularken , çalışan halk kitlelerinin yoksulluk batağında giderek erimelerine ve insanlıktan uzaklaşmalarına aracı olmuşlardır .Paris Komünü gibi ikinci bir olayla karşılaşmak istemeyen batılı kapitalistler sosyalizmi de liberalleştirerek sosyal demokrasi adı altında yeni bir akımı örgütlemişler ve işbirlikçi ajanlar aracılığı ile işçi sınıfının yönetici kadrolarını da sömürüye ortak ederek , çalışan kitlelerinin temsilcisi bir avuç yöneticiyi zengin ederek onların Truva atı olarak kullanılmasıyla çalışan halk kitlelerinin yoksulluk içinde bocalamasının sürdürülmesini sağlamışlardır . Böylece bir avuç işbirlikçi solcu ve sendikacı aracılığı ile batı kapitalizmi çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içerisinde sürekli hapsolmasını sağlamışlardır .

Günümüzde hala devam eden ve bir türlü yok edilemeyen yoksulluk insanlığın bir kaderi değil, aksine batı emperyalist sisteminin bütün dünyaya zorla dayatmış olduğu evrensel kapitalist sistemin bir olumsuz sonucudur . Kapitalizm adı üstünde bir sermaye düzeninin adıdır ve bu sermayenin bir avuç azınlığın elinde biriktiği ekonomik sistemi temsil etmektedir . Sömürgecilik yolu ile büyük paralar kazanan batılı kapitalist çevreler kurmuş oldukları gizli örgütler aracılığı ile sahip oldukları zenginlikleri korumak ve bunu bütün dünya ülkelerini zorla kabül ettirebilmek için akla gelen her türlü yolu denemişler , gizli toplantılarda aldıkları kararlar ile büyük komploları devreye sokmuşlar ,insanlığı sürekli olarak korkutarak azınlık yönetiminin sürekliliğini sağlamışlardır . Korku ve baskı düzenlerini zaman zaman savaş senaryoları besledikçe insanlık iyice çaresiz bir duruma sürüklenmiş ve sürekli olarak sıcak çatışmalara provakasyonlarla yönlendirilen halk toplulukları bir türlü kendilerini bularak ve toparlanarak geçim dertlerini çözememişler bu yüzdende yoksulluktan kurtulamamışlardır . Kapitalizmin ajanları sermaye merkezlerinden aldıkları emir ve paralarla , gizli sermaye ve patron örgütlerinin kararları ve yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmişler , içine girdikleri halk kitlelerini ve ulusal toplumları çeşitli siyasal senaryolara alet ederek , sermaye sahibi azgın azınlığın daha fazla zengin olmalarına yardımcı olmuşlar ve dolaylı olarak da çalışan halk kitlelerinin yoksulluk çemberi içinde ellerini ve kollarını bağlayarak daha adil ve eşitlikçi bir düzenin oluşumunun önüne set çekmişlerdir . Demokrasi içerisinde sosyalist ya da sol partilerin tam anlamıyla iktidara gelmelerine çeşitli provakasyonlarla engel olmuşlar ,bu partilerden medet uman yoksul halk kitlelerinin çaresizlik uçurumuna sürüklenmelerine neden olmuşlardır . Fransız devrimi sonrasında uygulamaya geçen batı tipi demokrasilerde hiç bir zaman yoksullar için kalıcı bir çözüm üretilememiştir çünkü hep sermaye sınıfı ve zenginlerin istedikleri olmuştur .

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ,New York ve İsviçre ‘de örgütlü olan Dünya devleti destekli bir Sovyet devrimi gerçekleşmiş ve buna bağlı bir sosyalist sistem batı dünyasının dışında doğu ülkelerini kapsayacak biçimde New york borsasından alınan para yardımıyla örgütlenmeğe çalışılmıştır . Amerikan borsasının pharasıyla bir Kızıl Ordu kurularak devlet zoru ile sosyalist sistem Rusya üzerinden doğu dünyasına yayılmak istenmiştir . Marks’ın öngördüğü üzere sosyalist ihtilalin gelişmiş batı ülkelerinde gerçekleşmesi böylece önlenmiş ,yoksul halk kitleleri ve dünya ulusları için yeni bir umut kaynağı olarak sosyalist sistem kızıl ordu gücü ile bütün Asya’ya yayılmıştır . Ne var ki , soğuk savaş yıllarında Yugoslavya gibi bir ara ülkede Milovan Cilas’ın deyimi ile yeni bir sınıf ortaya çıkarak , batı kapitalizmi ile işbirliği yapmağa soyşunmuştur . Yugoslavya’da başlamış olan yozlaşma hızla bütün sosyalist ülkelere yayılmış ,batının gizli örütlerine giren göstermelik solcu ve sosyalist yöneticiler yeni sınıf olgusunu bütün sosyalist ülkelere taşıyınca , devlet merkezli sosyalizmin yoksulluğun önlenmesinde bir ilaç olamıyacağı anlaşılmıştır . Sosyalist ya da komünist tek parti yönetiminin iktidarda bulunduğu sosyalist ülkelerde proleterya gücü burjuva sınıfnf yani azgın azınlık konumundaki sermaye kesimini yokedeceğine , işçi sınıfı yönetimi içinden çıkan bir işbirlikçi kesim yeni bir sınıf olgusu yaratarak prolmeteryaya ihanet etmiştir . Yeni sınıf proleteryaya ihanet ederken sosyalist sistemin çöküşünü hızlandırmış ve Sovyetler Birliği yüz yıllık bir süreyi tamamlayamadan devrimin yetmişbeşyinci yılında ortadan kalkmıştır . Rusya Federasyonu başkanı Yeltsin batı kapitalizmi ile işbirliği yaparak Sovyetler Birliğini bozunca ,soğuk savaş dönemi kapanmıştır .

Yeni dönemde birtek kurşun atmadan rakip bloku çökerten ABD emperyalizmi , Amerika merkezli bir yeni dünya düzeni imparatorluğuna soyunarak bunu küreselleşme adı altında bütün dünyaya kabül ettirmeğe çalışmıştır . Aradan geçen yirmi yıllık süre içerisinde dünyanın tek süper gücü olan ABD ,Dünya bankası ve İMF desteğine rağmen bir türlü yeni küresel imparatorluk düzenini kuramamış , kendisini dinlemeyen bütünülkeleri haydut ülke ilan edecek kadar haydutlaşan bir baskı politikasını dünya ülkelerine dayatmış , dünyanın merkezi alanı olan avrasya bölgesini kendi hegemonyasıaltına alabilmek doğrultusunda Irak ve Afganistan savaşlarını zorla gündeme getirmiştir . Bu doğrultuda kendisini haklı gösterebilmek için II Eylül provakasyonları ile kendi kendisini vuiracak kadar ileri derecede uçuk senaryolara kilitlenen ABD emperyalizmi ,her yönden inandırıcılığını yitirerek batı merkezli sömürge düzeninin tek bekçisi ve koruyucusu olarak bütün dünyaya yeni bir saldırganlık dönemi başlatmıştır . Batı kapitalizmi , karşı denge olarak gündeme getirilmiş olan sosyalist sistemin yıkılmasından sonra iyice azgınlaşarak dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu reçeteleriyle daha üst düzeyde bir zenginliğin oluşturulmasını dünya halklarına dayatmağa devam etmiş ve bunun sonucunda , bütün ülkelerde çok büyük çöküşler yaşanmış ve halk kitlelerinin yoksullaşması daha da artmıştır . Yoksulluğun önlenmesi için hiç bir ciddi girişim yapılmazken , sermaye birikimini artıracak ve küresel emperyalizmin daha üst düzeyde bir sömürüye dayanacak biçimde geliştirilebilmesi için her türlü DünyaBankası ve İMF reçetesi batı destekli olarak bütün ülkelerde devreye sokulmağa çalışılmıştır . Türkiye Cumhuriyeti böylesine çarpıklıkların yaşandığı ülkelerin en önde geleni olarak öne çıkmıştır .

Batı merkezli küreselleşme ile Türkiye’deki sermaye sahipleri dışa açılırken ülkenin ihtiyaçlarını ve beklentilerini görmezden gelmişlber , kendi zenginlyiklerini koruyabilmek ve daha da zengin olabilmek doğrultusunda rekabetten vazgeçerek batılı büyük tekeller ile anlaşmışlmardır . Her yerli firma bir büyük uluslararası tekelin çatısı altında kendine güvence ararken , ülkenin yatırım bekleyen bölgelerine hiç bir Türk şirketi gitmemiştir . Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Orta Anadolu ve Kuzey Kıbrıs bölgelerine hiç bir Türk firması yatırım yapmazken , Türkiye’de yoksulluk giderek en üst düzeylere tırmanmış ve yoksul halk kitleleri devlet ile belediyelerden yardım bekler hale gelmiştir . Nüfus artarken , devlet dış baskılarla ekonomiden uzaklaş

Tırılmış , ülke açık bir pazara dönüştürülürken , Türk insanının giderek köleleşmesine gidebilecek gelişmelere İMF ve DünyaBankası programları ile devam edilmiştir . Orta tabakalar hızla çökerken , toplumu oluşturan halk yığınlarının giderek bölgesel ya da yerel cemaatlara doğru yöneldiği ortaya çıkmıştır . Küresel sömürü düzeni sermaye birikimini yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda en üst düzeylere çıkartırken ,yerli sermaye ortadan kalkmış ve bununla beraber milliburjuvazi de tarih sahnesinden silinmeğe başlamıştır . Ülke ekonomisi daha fazla dışarıya muhtaç hale gelirken , yerli şirketler yabancılaşarak korunmağa çalışmışlar ama çöken orta tabakalar nedeniyle halk kitleleri ortada kalmıştır . Yoksulluğun giderek en üst düzeyde tırmanması din olgusunu yeniden ön plana çıkarmış ve zengin sınıfların çıkarına çalışan kapitalist ekonomide yoksul halk kitlelerinin beklentileri dini örgütlenmelerle karşılanmağa çalışılmış ve bu aşamada yerel yönetimlerin devreye girmesiyle insanların yiyecek ve barınma gereksinmeleri karşılanmağa çalışılmıştır . Yeni dönemde yoksulların ve işysizlerin tüm umudu yerel yönetimlere kaymış ve bu durumda giderek küçük eyalet ve kent devletleri oluşumunun önünü açmıştır . Ulusal toplum ve ulus devlet yapılanması , böylesine bir aşamada tartışılır ve yargılanır bir noktaya gelmiştir .

Bütün dünyayı üçüncü bir cihan savaşına zorlayan uluslararası kapitalist sistemin , savaş yanlısı lobiler yüzünden son bir yılda büyük bir ekonomik krize sürüklenmesi üzerine kapitalist sistemin yanlışlığı bütün dünya ülkelerinde tartışılır bir duruma gelmiştir . Sosyalist sistemin başarısız bir uygulama döneminden çöküşe geçmesinden yirmi yıl sonra benzeri bir biçimde kapitalist sistemde çöküşe geçmiştir . Irak savaşı yüzünden üç trilyon dolar borca batan ABD, kendi ekonomisini kurtaramazken onun desteğine dayalı olan uluslararası kapitalist sistemin hliç bir ülkeyi kurtaramıyacağı açıkca görülmektedir . Böylesine bir durumda , dünya halklarının yoksulluk batağından kurtulabilmeleri mümkün görünmemektedir . Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu hiç bir ülkede yoksulları kurtarma ya da yoksulluğu önleme doğrultusunda herhangi bir program uygulamamaktadır .Zaman zaman Birleşmiş Milletler çatısı altında dile getirilen yoksulların kurtarılması ile ilgili tartışmalar doğrultusunda gene bu kurum üzerinden bazı girişimler yapılmasına rağmen şimdiye kadar ciddi bir girişim görülmemiştir. Birleşmiş milletler kararlarını dinlemeyen ve Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile küresel emperyalist düzeni kurmak isteyen ABD ve batılı müttefikleri , dünya ekonomisinin çökmesinin ve dünya halklarının yoksulluk batağında ezilmelerinin başlıca sorumluları olarak görülmektedirler . Böylesine ters bir durumun ortadan kaldırılabilmesi için dünya halklarını yoksulluk uçurumuna sürükleyen Dünya bankası , Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu kuruluşlarının bir an önce kapatılmaları gerekmektedir . Tek kutuplu dünya düzeni kuramayan ABD kurtuluşu G-20 ülkeleri platformunda ararken , BRİC ülkeleri adı verilen Rusya,Brezilya,Hindistan ve Çin’in öncülüğünde bütün Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin biraraya gelerek Dünya Ekonomi Kurumunu bir an önce oluşturmaları gerekmektedir . Ancak bu aşamadan sonra sermaye sınıfı ve patronları temsil eden azgın azınlığın kontrolu altındaki tekelci küresel şirketlerin sömürü politikalarına dayalı bir evrensel ekonomik düzen önlenebilecek , bonçlandırma batağı ortadan kaldırılabilecek ve bütün ülkelerde gelir dağılımı daha eşitlikçi koşullarda yapılabilecektir .Böylesine bir açılım sağlanabilirse ancak bu aşamadan sonra yoksulluğun önlenebilmesine yönelik uluslararası plan ve programlar uygulama aşamasına gelebilecektir ,aksi takdirde yerleşik çıkar düzeninin direnişleri kırılamıyacaktır . Yoksulluğun önlenmesi ile ilgili yeni yapısal denge programları ancak böylesine bir düzen değişikliği sonrasında uygulama alanına getirilebilecektir .

Asya,Afrika ve Latin Amerika uluslarının yoksul olarak kalmaları ,yüzyıllar süren emperyal sömürü düzenleri nedeniyledir . Bugünkü gelinen noktada daha da üst düzeyde sürdürülmek istenen böylesine insanlık dışı bir sürece bütün yoksul uluslar biraraya gelerek karşı çıkmalıdırlar .Bu doğrultuda başlatılmış olan alternatif küreselleşme akımlarının BRİC devletlerinin desteği ile evrensel bir yapılanmaya dönüştürülmeleri gerekmektedir . Birleşmiş Milletlerin yeniden düzenlenerek dünya uluslarının etkili bir katılımı acilen sağlanmalıdır . Büyük batılı emperyal devletlerin etkisinin kırılmasıyla , ekonomide eşitlikçi uygulamaların önü açılabilecek,sömürünün önlenmesiyle de yoksulluğu ortadan kaldırıcı politikalar devreye girebilecektir . Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için Birleşmiş Milletlere üye olan bütün dvletlerin emperyal devletlerin baskılarının dışına çıkarak , bu uluslararası örgütte eşitlikçi bir katılımı sağlamaları gerekmektedir . Böylesine bir ortak çatının altından insanlığı kurtaracak ve yoksulluğu önleyebilecek çözümler üretilebilecektir . Her devlet kendi sorunlarının bilinci ile ve ülkesinin ulusal çıkarlarının doğrultusunda Birleşmiş milletlerde etkili olursa , kısa dönemde yoksulluğu ortadan kaldırabilecek eşitlikçi uygulama kararları elbirliği ile alınabilecektir . Böylesine bir olumlu sonucun alınabilmesi için yoksullukla savaş doğrultusunda yetiştirilmiş ve ciddi bir ekonomik eğitimden geçmiş kadroların devletleri yönetme aşamasına gelmeleri gerekmektedir . Ekonomiyi iyi bilen vatansever yöneticilerin devletlerini yönetmeleri ve uluslararası alanda temsil etmeleriyle beraber ,btün dünyada yeni bir insancıl ekonomi dönemi başlatılabilecektir . İnsan haklarının sıfır noktasına gelmesine neden olan yoksulluğun kaldırılabilmesi için böylesine eğitilmiş kadroların seferber edilmeleri ve bu yöneticelerin sermaye kesimlerinin etkisinin dışına çıkarılabilmeleri gerekmektedir .Batı tipi demokrasilerde siyasetin finansmanını sermaye çevreleri yaptığı sürece , bütün ülkelerin başına sermayenin adamları gelmekte ve bu tür yöneticiler işbaşında kaldığı sürece de bir türlü halk kitlelerinin yararına olabilecek bir halkçı ekonomi uygulamasına gidilememektedir . Bu nedenle , ekonomi konusunda iyi eğitilmiş politikacıların ve yöneticilerin işbaşına gelmelerinin sağlanması birinci derecede öncelikli bir konudur . Küresel emperyalizmin komiseri konumundaki bazı Dünya bankası ya da İMF görevlilerinin ,ülke ekonomilerinin başına dışarıdan getirilerek oturtulması gibi sömürge politikalarının önüne geçilebilmesi için , her ülke kendi ekonomisinin ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetebilecek kadroları yetiştirerek devletin ve kamu kurumlarının başına geçirebilmesi zorunluluğu vardır . Günümüzde yaşnmakta olan bir çok olay ve gelişme böylesine bir zorunluluğu açıkca göstermektedir .

İnsanlık için hiç bir zaman kader olmayan yoksulluğun önlenebilmesi çok zor bir konu değildir . Öncelikle , yoksulluk ile mücadele edecek sivil kadroların iyi eğitim görmeleri gerekmektedir . Türkiye batı blokunun dışında bırakılan ülkelerde , batının emperyal girişimlerine karşı ülke ekonomisini devletin ve ulusun çıkarları doğrultusunda koruyarak hareket edecek yönetici kadroların öncelikli olarak iyi yetiştirileceği bazı ekonomi kurumları,fakülteleri ve merkezlerinin kurulması gerekmektedir . Araştırma merkezlerinde yapılacak ulusal ölçekli çalışmalarda ülke toplumunun gereksinmeleri öncelikle olarak belirlenecek , ülke kaynakları devletin ve toplumun gereksinmeleri doğrultusunda daha eşitlikçi olarak belirlenerek gelir dağılımında tam bir eşitliği gündeme getirecek ekonomik politikalar uygulamaya aktarılacaktır . Bu çerçevede her ülkenin kendi ekonomisini yönetecek kadroları kendi okullarında yetiştirmesi kesinlikle batılı merkezlerde batının çıkarlarına öncelik verecek doğrultuda yetişen iktisatçılara kendi ekonomisini teslim etmemesi gerekmektedir . Türkiye gibi ülkeler bu yüzden geri bıraktırılmışlar ve halk kitleleri yoksul toplumlar halinde kalmağa mahkum edilmişlerdir . Geçmişten gelen bu gibi hatalı durumlardan çıkarılacak dersler doğrultusunda yoksulluğu önleyecek kadroların ulusal eğitim sistemleri içinden yetiştirilmeleri , daha adaletli bir dünyanın kurulabilmesi için zorunlu görünmektedir . İktisat fakültelerinden yetiştirilecek başarılı ve yetenekli genç iktisatçılar , yeni kurulacak bir Milli Ekonomi Akademisinde üst düzey eğitime alınarak hem ulusal hm de uluslararası alanda yetiştirilerek ülke ekonomisi onlara emanet edilmelidir . Bu noktada , ekonomi eğitiminin yeniden ele alınarak düzenlenmesi zorunlu görünmektedir . Özellikle artan nüfus dikkate alınarak ,toplumun tüm gereksinmelerini karşılayabilecek derecede etkili bir ekonomik yeniden yapılanma doğrultusunda yeni eğitim düzeni bir başlangıç noktası olmalıdır . Batı ülkelerinden aktarma ya da taklit ekonomi eğitimi ile ancak uydu ve sömürge ekonomisi olabileceği ortaya çıktığı için bu alanda köklü bir değişikliğe gerek bulunmaktadır . Her türlü yeniliğin başlangıcının eğitimden geçtiği unutulmamalı ve yloksulluğu önleyecek ulusal ekonomi politikalarını uygulayacak yeni milli kadroları öne çıkaracak bir yeni eğitim adımı atılmalıdır . Makro düzeyde ekonomiyi yönetecek üst düzey kadrolar eğitim yolu ile yetiştirilirken , ülkede yoksulluğu devletin dışında önleyecek bazı toplumsal mekanizmaları da beraber düşünmelidir.

Hindistan,Pakistan ve Bengaldeş gibi çok nüfuslu ülkelerde küçük iş sahiplerini yetiştiren eğitim uygulamlarının da dikkate alınmasında sosyal yararlar olabilecektir . Yoksulluğun kader olmaktan çıkarılması için herşeyin devletten beklenmemesi ,herkesin kndi sınırlı olanakları ile girişimde bulunmasının da yoksul insanlara öğretilmesi gerekmektedir . Daha önce Türkiye’de de uygulandığı gibi bazı iş vakıflarının kurulmasıyla , vakıflar üzerinden iş ve girişim yöntemlerinin fakirlere ve işsizlere öğretilmesi kısa dönemde sonuç alabilmek açısından yararlı olabilmektedir. Düzenli olarak okula gidemeyen halk kitlelerine yönelik olarak halk eğitimi ya da yetişkinler eğitimi programlarıyla köy ve kırsal kesim insanlarının kendi işlerinin sahibi olabilmeleri öğretilmelidir . Küçük kredilerle tek kişilik iş sahibi olabilmenin yolları ve yöntemleri gene özel eğitim konuları olarak, halk eğitimi kuruluşları aracılığı ile kitlelere aktarılabilmelidir . Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluşunda ve ilkyıllarında gündeme gelmiş olan ,Millet Mektepleri,Halkevleri ve Köy Enstitüleri bu doğrultuda devreyegirmiş ve Atatürk Türkiye’sinde başarıyla uygulanabilmiş halk eğitimi kurumsal örnekleridir . Batıya bağımlı bir ekonomik yapılanma içerisinde orta tabakalar çökerken , halk kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eelirken , benzeri bir halkçı ekonomik atılıma kalkışabilmek için , yeniden halk eğitimi yapılanmasının yeni oluşturulacak yaygın eğitim kurumları aracılığı ile ülkenin her köşesinde geliştirilmesi gerekmektedir . Mikro düzeyde her insanın kendi işine sahip olabilmesi , batı emperyalizminin baskılarıyla çökertilen tarımın yeniden canlandırılabilmesi ,kırsal alandan kentlere göçün önlenebilmesi gibi olumlu sonuçların elde edilebilmesi için , ekonomik alandaki eğitimin ulusal tabana yayılması gerekmektedir . Yoksulluğun pençesinin kırılabilmesi için her yoksul insana kurtuluş yollarının anlatılması ya da öğretilmesi zorunludur . Gençlere örgün eğitim kurumlarında bu gibi alanlarda çıkış yolunu sağlayacak yöntemler okutulurken , eğitim yaşını geride bırakmış yetişkinlere de kendi işlerinin sahibi olabilmeleri ya da ekonomik çalışmalarla para kazanabilmelerinin yolları öğretilebilmelidir .Her devlet kendi ekonomisini canlandırma programlarıyla ya da ekonomik seferberlik atılımlarıyla yoksul bıraklılan işgücü potansiyellerini devreye sokabilmelidir .

Devletlerin kendi olanaklarıyla geliştirdikleri yoksulluğun eğitim yolu ile önlenebilmesi programlarının yanısıra , Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür kurumu olan ,UNESCO aracılığı ile geliştirilecek uluslararası programlara da ihtiyaç vardır . Geri kalmış bütün dünya ülkelerinin gelişmişlik düzeyine gelebilmesi için kurulmuş olan bu uluslararası örgütün , son yıllarda giderek tırmanmış olan yoksulluğun önlenebilmesi doğrultusunda yeni eğitim programları geliştirmesi ve bunları Türkiye gibi batının dışında kalan ve zaman içerisinde küresel batı emperyalizminin baskılarıyla sömürge ekonomisine zorlanan ülkelerde hızla artış gösteren yoksulluğa karşı hızla devreye sokması gerekmektedir . Yoksulluğun önlenmesi ya da ortadan kaldırılması için geliştirilecek uluslararası eğitim ve kültür programlarının , düzenli olarak geri bıraktırılmış ülkelerde uygulanabilmeleri için UNESCO öncülüğünde yeni bir küresel atılım gündeme getirilmelidir . Bu doğrultuda alternatif küreselleşme hareketlerinin ve BRİC ülkelerinin üzerlerine düşecek öncülük misyonlarının daha fazla zaman yitirmeden yerine getirilmesi gerekmektedir . ABD ve batılı müttefiklerinin ya da uluslararası tekelci küresel şirketlerin önleyici girişimleri dikkate alınarak BRİC ülkelerinin daha fazla Birleşmiş Milletler ve UNESCO ile işbirliğini artırmasına gidilmelidir . Yüzyıllar süren batı merkezli emperyalizmin küreselleşme yolundan yeni bir süper mperyalzme yönelmesi nedeniyle , yoksulluğun en üst düzeylere tırmandığı unutulmamalıdtır . Bu nedenle , Avrupa ve Amerika’nın emperyal işbirliğine karşı Brezilya,Rusya ,Çin, ve Hindistan , gelişmekte olan diğer ülkelerle işbirliği yaparak Birleşmiş Milletler üzerinden küresel düzeyde yoksulluğu önleyecek evrensel ekonomik politikaların devreye girmesi doğrultusunda yeni atılımları başlatmalıdırlar . Ayrıca ,bu doğrultuda uluslararası eğitim programlarıyla yoksulluğun evrensel düzeyde önlenebilmesini sağlayacak girişimleri de dünya gündemine getirmeleri gerekmektedir .Yoksulluğun önlenmesinde eğitim hem ulusal hem de uluslararası alanda öne geçmeli ve bu doğrultuda bütün ülkeler işbirliği yaparak , küresel emperyalizmin yarattığı bu haksızlığın bir an önce ortadan kaldırılmasını sağlayabilmelidirler .Eğitimin girdiği yerden yoksulluk çıkmalıdır . Her eğitim yoksulluğu ortadan kaldırabilmelidir .