1 Eylül 2018 Cumartesi

TRT-ŞEŞ, (KÜRTÇE YAYIN) TÜRKİYE "ŞAŞ Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (ANKARA KALESİ-12 Ankara, 06 Şubat 2009) -Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir biçimde böylesine bir girişimde bulunulması , devletin idari organizması içinde yer alan bir kamu kuruluşu açısından hukuka aykırı bir durum yaratmaktadır.

TRT-ŞEŞ, TÜRKİYE ŞAŞ
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
ANKARA KALESİ-12 
Ankara, 06 Şubat 2009

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kamu yayıncılığı yapmak üzere kurmuş olduğu Türkiye Radyo ve Televizyon kurumu geçen ay içinde kürtçe alt kimlik dilinde yayınlara başlayarak , Türkiye’de yeni bir alanda ilk adımı attı. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir biçimde böylesine bir girişimde bulunulması , devletin idari organizması içinde yer alan bir kamu kuruluşu açısından hukuka aykırı bir durum yaratmaktadır . Türk anayasasının değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk üç maddesi içinde yer alan Türkiye devletinin dili türkçe’dir ilkesi devam ettiği sürece ,hiç bir devlet ya da kamu kurumu ulus devletin tek resmi dili olan Türkçe’den başka hiç bir dilde resmen yayın yapamaz . Devletin birliği ve bütünlüğü ,üniter siyasal yapısı , ulus devlet karakteri açıkca devlet ve kamu kurumlarının Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında resmi dil olarak yalnızca Türkçe’nin kullanılmasını zorunlu kılmaktadır . Bu ana ilkenin dışına çıkmak , devletin yapısına ters düşeceği gibi ayrıca da anayasanın değişmez maddelerine açıkca ters düştüğü içindir ki , aynı zamanda bir anayasal suçun doğmasına giden yolu açmaktadır . Bir hukuk devleti olan Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesiyle beraber anayasanın üstünlüğü de ana ilke olarak kabül edildiği için huhu devletinin daha fazla zedelenmemesi için böylesine anayasaya aykırı düşen bir durumun acilen ortadan kaldırılması gerekmektedir .

Küreselleşme ,Avrupa Birliği ve Büyük Orta Doğu projeleri doğrultusunda sürekli olarak dış baskı ve yönlendirmeler karşısında kalan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk ulusu şaşkına dönmüş adeta sürekli tokat yiyen bir çocuk gibi giderek aptallaşmıştır . Türk kamuoyunu işgal eden mandacı ve işbirlikçi basın ve medya korosu , sürekli olarak dışarıdan aldıkları komutlar doğrultusunda hareket ederek , Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek ve patronlarının istediklerini yaptırarak dış planlara alet etmek için her türlü girişimi gündeme getirmektedirler . Dolar ve Euro üzerinden yemlenen bu batı emperyalizminin Truva atı konumundaki maşa kadroları , Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını ve yoluna devam etmesini tehlikeye sürükleyebilecek bir çok tehdidi dış baskılarla Türk devletine kabül ettirebilmektedirler . Bu doğrultuda bir çok hukukçu ,bilim adamı ve uzman da gene dışarıdan beslenerek kullanılmakta ve son olayda oldruğu gibi açıkca anayasaya ters düşen durumların ortaya çıkmasına neden olunmaktadır . Türkiye Cumhuriyetini yönetmekte olan bugünkü kadrolar böylesine bir dış tehdit karşısında son derece zor bir konuma düşmekteler ve kendilerini işbaşyına getiren dış desteklere boyun eğerek , açıkca Türk anayasasına ters düşen adımların atılmasına aracı olmaktan kurtulamamaktadırlar . Bir kamu kurumu olan TRT’nin Türkçeden başka bir dilde yayın yapması gibi anayşasaya aykırı bir durum ciddi bir şaşkınlığın sonucunda ortaya çıkabilmektedir . Açıkca TRT-ŞEŞ, Türkiye’nin şaşması ve şaşkınlığa sürüklenmesi sonucunda ortaya çıkmış bir garip girişimdir .

Hukukçu olduğunu söyleyen ve bazı uzman geçinen kişiler neoliberal ve cemaatçı yayın organlarında sayfalarca makaleler döktürerek , açıkca anayasaya aykırı olan bu girişimi desteklemekte ve savunmaktadırlar . Hukuk fakültelerinden aldıkları diplomanın hakkını vermenin ötesine giderek hukukçudan daha çok bir siyasetçi gibi davranmaktalar ve ,batı emperyalizminin Türkiye’yi dönüştürme programlarında Truva atı olarak işbirlikçi bir çizgide hareket ederek , Türkiye’de hukuk devletine ciddi ölçülerde zarar vermektedirler .Hukukçuluğu bırakarak açıkca siyasete soyunan bu kadroların , emperyal merkezlerden aldıkları maddi destekler doğrultusunda parayı verenin düdüğü çalabileceği ni göstermeleri Türkiyenin geleceği açısından ciddi ölçüde tehdit yaratmaktadır . Devletin kamu yayın organının amacı ve misyonu dışına çıkarak başka bir plana alet edilmesi de kamu yapılanması içinde son derece olumsuz bir örneğin doğmasına yolaçmıştır . TRT’nin Türkçe’den başka bir alt dilde yayın yapması , Türk devletinin hem ulusal hem de üniter yapısına açıkca ters düşmektedir . Bu girişimle devletin üniter ve ulusal karakteri açıkca tehdit edilmektedir . Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş ilkelerine ve anayasal yapısına açıkca ters düşen bu durum önlenemezse , gelecekte bu olumsuz örnekten hareket edecek yeni girişimler gündeme gelebilir ve tümüyle ulusal ve üniter Türk devletinin ortadan kalkmasına neden olabilir . Hukuk açısından yanlış bir emsal yaratılmaktadır ,bu nedenle yanlış atılan bu adımdan devletin güvenliği için hemen geri dönülmelidir .

Çok yanlış bir biçimde Türkiye’deki alt kimlik dilleri ile yabancı diller birbirine karıştırılmaktadır . İngilizce,Fransızca ya da Arapça gibi yabancı ülkelerin dillerinde , TRT dışa dönük yayın yapabilir ama , Türk toplumu içinde yaşamakta olan alt kültür topluluklarının dillerini esas alan yayınları TRT bir kamu kurumu olarak yapamaz . Nitekim , TRT’nin dış yayınlar bölümü yıllardır , dünyanın her köşesine ulaşacak doğrultuda Türkçe’den başka yabancı dillerde ve de Türk toplumlarının yaşadığı ülkelerdeki Türrkçenin çeşitli lehçelerinde son derece başarıyla etkin bir biçimde yayınları Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda yapmaktadır . Dış yayınlar servisinin yabancı dillerle dünyaya dönük yaptığı yayınlar Türkiye’yi dış dünyaya açmaktadır . Türk ülkelerine dönük olarak Türkçenin çeşitli lehçelerinde yapılmakta olan yayınlar da Türkiye ile Türk toplulukları arasında köprü kurmakta ve zaman içerisinde yakınlaşma sağlamaktadır . Bu tür yayınlardan Türkiye Cumhuriyeti ulusal çıkarları doğrultusunda şimdiye kadar fazlasıyla yararlanmıştır . Bu açıdan TRT’nin yabancı diller ve Tütrkçe lehçelerinde yayın yapması açıkca kamu yararına ilkesine uygun düşmektedir . Bu tür yayınlar Türkiye için şimdiye kadar hiç bir biçimde tehdit olşturmamıştır .

Ne var ki , Türkiye’de yaşamakta olan alt kültür ve etnik gruplarının dillerini yabancı dillerden ayırmak gerekir . Türkçeden başka dillerde yayın yapmak diyerek her ikisini aynı kefeye koymak , Türkiye’yi bölecek yolu açmak anlamına gelmektedir . Yabancı diller ile , Türkiye’de yaşamakta olan etnik grupların alt dillerini karıştırmamak ya da aynı grupta toplamamak gerekmektedir . Türkçe’den başka diller diyerek alt kimliklerin dillerini yabancı diller ya da Türkçe lehçeleri gibi devletin kamu yayın organında yayınlatmak ,ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozacağı gibi açıkca anayasaya da aykırı düşmektedir . Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan değişmez ilkeler doğrultusunda devletimizin ulusal ve üniter yapısına karşı mücadele eden emperyalist merkezler açıkca alt kültürleri hortlatarak bölücülüğü kışkırtmaktalar ve bu doğrultuda da alt kültürlerin dillerinin kamu organlarında kullanılmasını sağlamağa çalışmaktadırlar . Bu açıdan TRT-ŞEŞ açıkca Türkiye’nin şaşmasına ve şaşkınlığa sürüklenmesine neden olmuştur . Hiç bir zaman Türkiye’yi bugünkü yapısı ile içine almayacak olan Avrupa Birliğinin istekleri doğrultusunda Türk ülkesinin Sevr haritasındaki gibi eyaletlere bölünmesinin önünü açacak olan alt kültürlerin dillerinde yayın yapılmasını , Türkiye’nin üniter yapısını koruyabilme doğrultusunda başta TRT olmak üzere bütün kamu kurumlarında önlemek gerekmektedir .Bir ulusal ve üniter devletin kamu kurumunda toplumu birleştirici tek ulusal dil olarak ulusun dili resmen kullanılabilir .

Alt kimlik dilleri alt kültürlerin yaşatılması doğrultusunda bazı özel kuruluşlar aracılığı ile yaşatılabilir . Özel vakıf,dernek ya da şirketler aracılığı ile açılacak kültür ya da yayın kuruluşlarında bu doğrultuda eğitim ve kültür çalışmaları yapılabilir , ya da batı ülkelerinde görüldüğü üzere özel yayın kuruluşlarının devlet kuramamış olan etnik toplulukların dillerinde yayın çalışmaları yapabilmelerine devletin denetimi ve kontrolu altında izin verilebilir . Kültürel zenginliğin korunması adına , bir devletin ulusal ve üniter yapısı tehlikeye atılamaz . Başta Avrupa ülkelerinde olduğu gibi diğer gelişmiş ülkerde kültürel zenginliklerin korunması için özel çaba ve girişimler desteklenebilir .Bir ulus devlete ve üniter yapıya zarar vermeyecek doğrultuda devletin denetimi altında kültürel farklılıkların birer zenginlik olarak devam etmesi sağlanabilir . Unutulmamalıdır ki , Kürtçe yayınlar devam ettiği sürece sırada Lazca,Çerkezce,Boşnakça,Arnavutça Tatarca,,Gürcüce,Rumca,ve Ermenice gibi Türkiye’de yaşamakta olan diğer alt grupların dillerine sıra gelecektir . Anayasal eşitlik ilkesi doğrultusunda bütün alt dillere kamu yayın organlarında izin verilirse , Türkiye bir kültürel kaosa ve zaman içerisinde dağılmağa doğru sürüklenecektir . Kendini bilen hiç bir devletin kabül etmeyeceği böylesine olumsuz bir duruma Türk devleti de izin vermeyecektir . Devletin kamu kurumlarında bölücülüğe yolaçacak alt dillerde yayın yapılamaz ,ancak kültürel zenginliklerin korunması doğrultusunda özel kuruluşlarda devletin resmi organlarının denetimi altında bazı yayın çalışmalarına hoşgörü gösterilebilir .Türkiye Cumhuriyeti bu sorunu diğer modern devletlerde olduğu gibi bu yollardan çözebilecektir . Belirli bölgesel planlar için Türkiye’yi zorla dönüştürmeğe çalışan bazı emperyalist girişimlere artık izin verilmemelidir .Türk devleti kendi içinde yaşamakta olan alt kültürlere ve etnik topluluklara şimdiye kadar gösterdiği gibi gelecekte de hoşgörü göstermeğe devam edecektir . Hoşgörülü olmanın bir zayıflık ya da dağılma belirtisi anlamına gelmeyeceğini Türk devletinin kamu makamları ortaya koyabilmelidir . TRT-ŞEŞ’in yarattığı şaşkınlığa bir an önce son verilmelidir . Türk devleti dış baskılarla karşılaşınca şaşkınlık göstermemelidir.

KIZIL ELMA MI? SARI AYVA MI? ANIL ÇEÇEN ANKARA KALESİ-5 Ankara, 27 Eylül 2006

KIZIL ELMA MI? 
SARI AYVA MI?
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
ANKARA KALESİ-5
Ankara, 27 Eylül 2006

Sovyetler Birliği zamanında kurulan Kızıl Ordu Rus emperyalizminin en büyük gücü olarak görev yaparken ,kendisini dünya kamuoyuna sempatik göstermek üzere bir de Kızıl Ordu korosu kurmuştu .Sovyetler Birliği ile beraber Kızıl Ordu da tarihe karıştı ama bu koro hala varlığını sürdürmektedir . Yeni dönemde dünyadaki Rus imajını düzeltmek üzere kullanılan bu koro zaman zaman Türkiye’ye de gelmektedir. Son zamanlarda Kızıl Ordu korosuna benzer bir biçimde bir de Kızıl Elma korosu ortaya çıktı .Ne zaman Türk kamuoyunda ülkemizin ulusal çıkarları gündeme gelse bu kızıl elma korosu hemen Bizans basınında kızıl elma şarkılarına başlıyorlar ve Türkiye’nin kamuoyunda ulusal bir çizginin oluşumunu ellerinden geldiği kadar engellemeye çalışıyor .Batılı ülkelerin emperyal çıkarları doğrultusunda görev yapan bu kızıl elma korosu ,Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkmasını önlemek için her türlü ulusalcı ve milliyetçi gelişmeye karşı çıkıyor ,bu tür gelişme ya da girişimleri hemen kızıl elmacılıkla suçlayarak Türk halkının gözünden düşürmeğe çabalıyor .Emperyalizmin Truva atı görevini üstlenmiş olan kızıl elma korosu kendilerine verilmiş olan psikolojik savaş misyonu doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti ile Türk milletinin ulusal çıkarlarının önünün kesilmesi doğrultusunda her türlü girişimi ellerindeki medya silahı ile yerine getirmeğe çalışıyor.Bu yüzden Türk milleti Kızıl ordu korosunun yanı sıra şimdilerde bir de kızıl elma korosu ile uğraşmak zorunda kalmaktadır .

Türk milletinin var oluş tarihi açısından son derece kutsal bir kavram olan kızıl elma ,günümüzde emperyalizmin psikolojik savaş kavramı olarak kullanılmakta ve Türk milletinin bütünüyle küresel emperyalizme teslim olması için milliyetçi ve ulusalcı çevrelere karşı suçlayıcı bir silah olarak kullanılmaktadır.Küresel emperyalizm Türkiye Cumhuriyetini yok edecek bölgesel planlarla ülkemize yönelik saldırılarını artırdıkça , Türk milletinin bağımsız devlet kurmasını sağlayan Kuvayı Milliye akımı yeniden gündeme gelmekte ve Türkiye’nin ulusal çıkarları milliyetçi ve ulusal çevrelerce bu doğrultuda korunmakta ve savunulmaktadır .Böylesine bir ulusal savunmadan rahatsız olan ve ülkede var olan ulusal savunma refleksinin gündeme gelmesini istemeyen emperyalizmin işbirlikçisi mandacı çevreler yazı yazma ve konuşma olanağına sahip oldukları Bizans medyası aracılığı ile hem Türkiye’ye saldırılarına devam etmekteler hem de ulusal savunma refleksini kullanan Kuvayı Milliyecilere Kızıl elma suçlamasını yapmaktadırlar .Aslında Kuvayı Milliye anlayışı ile Kızıl Elmacılığın farklı kavramlar olduğunu bilmelerine rağmen emperyalist çıkarlar ve kendilerinin işbirlikçi tutumları nedeniyle bu iki farklı kavramı kasıtlı olarak karıştırmaktalar ve böylece halk kitleleri arasında ulusalcılığın yükselmesini önlemek istemektedirler .Emperyalist merkezler tarafından detayları hazırlanmış bir psikolojik savaş doğrultusunda , Kuvayı Milliyeciliği Kızıl Elmacılık gibi göstererek , Türk ulusunun bütün fertleri ile yeni bir Kuvayı Milliye mücadelesine kalkışmasının önü kesilmek istenmekte ,Türkiye Büyük Orta Doğu ,Büyük Avrupa ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda yönlendirilmeğe çalışılmaktadır .

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük önder Atatürk ,Türkiye Büyük Millet Meclisini açarken yapmış olduğu konuşmada kesinlikle Panturanizm ve Panislamizm politikalarına karşı olduklarını ,yalnızca Misakı Milli sınırlarını koruyacaklarını ve bu sınırlar içerisinde bağımsız bir devlet kuracaklarını,milli sınırlar dışında Osmanlı İmparatorluğu gibi hiçbir emperyal amaç ya da macera aramayacaklarını ,yurtta ve dünyada barışı savunacaklarını açık bir dille ifade etmiştir .Bu doğrultuda gerçekleşen Kuvayı Milliye mücadelesi batı ülkelerinin emperyalist ordularını vatan topraklarından kovarak Türk milletinin bağımsızlığına dayanan Türkiye Cumhuriyetini ilan etmiştir . Tam bağımsız Türk devleti bir Kuvayı Milliye mücadelesi ile başarılmıştır . Yeni bir yüzyıla girerken artan emperyalist saldırılara karşı bu devlet yeni bir Kuvayı Milliye mücadelesi ile korunacaktır .Günümüzün Türk toplumunu oluşturan büyük çoğunluk böylesine bir ikinci Kuvayı Milliye mücadelesinin zorunluluğunun farkında ve bilincindedir . O nedenle Türkiye’nin her bölgesinde vatanı ve cumhuriyeti korumak için tıpkı I9I9 larda olduğu gibi Kuvayı Milliye örgütlenmeleri gerçekleştirilmektedir .Bu doğrultuda arayışlar giderek artmakta ve bir milletin yeniden uyandığının göstergesi olarak kamuoyuna yansımaktadır .Emperyalistlerle işbirliği yapan mandacı çevreler bu durumdan çok rahatsız oldukları için Türk milletinin ulusal direnişini Kızıl Elmacılık ile suçlayarak kamuoyu önündeki yükselişi kırmak istemektedirler . Kuvayı Milliye mücadelesi ile Kızıl elmacılık arasında hiçbir bağlantı bulunmamasına rağmen teslimiyetçi mandacılık doğrultusunda milli ve ulusal duruş mahkum edilmek istenmektedir .

Kızıl Elmacılık ,Türkiye Cumhuriyetini kuran Kuvayı Milliye mücadelesi öncesinde ortaya çıkmış bir idealizmdir .Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılma döneminde dünyanın jeopolitik merkezi olan Avrasya kıtasını ele geçirmek isteyen Panturanistlerin ideali Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmiştir .Budapeşte’den Pekin’e kadar olan Avrasya bölgesinin nüfus çoğunluğunun Turani kavimlerden gelmesi nedeniyle ,Avrupa kökenli milliyetçilik bu bölgeye Turancılık olarak yansımış ve idealini de Kızıl elma simgesi ile ifade etmiştir .Bu nedenle Kızıl Elma kavramının bir Avrasya hegemonyasını anlamlandırdığı söylenebilir . Böylesine emperyal içerikli bir kavramın Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık ve egemenliğinin savunulmasını amaçlayan Kuvayı Milliye mücadelesi ile hiçbir ilgisi yoktur .Hal böyle olmasına rağmen Kızıl Elma korosunun Kuvayı Milliyenin önünü kesmek için kavram saptırmasına devam ettiği görülmektedir .Eğer bu ülkede Kuvayı Milliyecilik kızıl elmacılıkla suçlanacaksa o zaman emperyalizmle işbirlikçi mandacılık da sarı ayvacılıkla suçlanacaktır . Sarı rengi eskiden beri patronlara teslim olmuş işbirlikçi sendikacılığı ifade etmek için kullanılmıştır . Patronlara teslim olan sendikalar nasıl sarı sendikalar ise , emperyalist patronlara teslim ol an mandacılar da o kadar sarı işbirlikçidir .Bir anlamda ayvayı yemişlerdir .Teslim oldukları için hapı yutmuşlardır .Bu nedenle işbirlikçi mandacılara sarı ayvacılar adı verilebilir .Onlar sarı sarı liralara kendilerini satmışlar ,sararıp solmuşlar ve ayvayı yemişlerdir .Şimdi daha kötü bir anlamda ,teslimiyetçiliği Türk milletini kabul ettirebilmek için sarı ayvacılığa devam etmektedirler .Kendilerinin sarı ayvacılığı belli olmasın diye Kızıl Elma korusu olarak bağırıp çağırmakta ve gerçek vatansever Türklerin öncülüğündeki Kuvayı Milliyeciliği Kızıl Elmacılıkla suçlamağa devam etmektedirler. Artık Kuvayı Milliyeciler de mandacı işbirlikçilere karşı sarı ayvacılık suçlamasını yapma hakkına sahip olacaklardır .Kuvayı Milliyecilik Kızıl Elmacılık değildir ama işbirlikçi mandacılık düpedüz sarı ayvacılıktır .Sarı ayvacılar kendilerini sattıkları gibi bu ülkenin ve Türk vatanının satılmasını sağlayamıyacaklardır çünkü Kuvayı Milliyeciler buna izin vermeyeceklerdir . Yeniden Kuvayı Milliye başlamıştır ve birincisinde olduğu gibi ikincisinde de amacına ulaşacaktır. Hiçbir sarı ayvacı böylesine kutsal bir mücadelenin önüne geçemez .

"YENİ CENTO" (ESKİ BAĞDAT PAKTI) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (Ankara Kalesi No: 35, 16 Eylül 2009) -Türkiye her geçen gün savaş koşullarına daha fazla sürüklenmektedir. Başdöndürücü bir hızla gelişen olaylar karşısında Türk halkı bazan aptala dönmekte, Türkiye’de her dakika kamuoyunu oluşturan olayların değişmesi nedeniyle neyin ne olduğunun anlaşılması giderek zorlaşmaktadır.


ANKARA KALESİ-35 
"YENİ CENTO"   
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 16 Eylül 2009


Türkiye her geçen gün savaş koşullarına daha fazla sürüklenmektedir. Başdöndürücü bir hızla gelişen olaylar karşısında Türk halkı bazan aptala dönmekte, Türkiye’de her dakika kamuoyunu oluşturan olayların değişmesi nedeniyle neyin ne olduğunun anlaşılması giderek zorlaşmaktadır. Beyaz gibi görünen bir gelişmenin ertesi gün siyah çıkması , kamuoyunda ciddi bir algılama güçlüğü yaratmaktadır. Kamuoyu oluşturan merkezlerin dışarıdan aldıklyarı desteklerle , finansman kaynağı çevrelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri ve parayı verenin düdüğgü çalması gibi sahibinin sesi konumundaki kamuoyu oluşturucuların para efendilerine hizmet etmeleri nedeniyle ortalık daha da karışmakta ve Türk halkının gelişmeleri izlemesi giderek zorlaşmaktadır . Türklerin gerçekleri bilmesini istemeyen emperyal güçler de kamuoyu oluşturan merkezler aracılığı ile ortalığı iyice karıştırarak tam bir kaos yaratabilmenin çabası içerisine girmişlerdir . Yeni bir dünya düzenini kaos ortamından yararlanarak kendi çıkarları doğrultusunda oluşturmayı düşünen derin ve gizli dünya devleti yapılanmaları da hiç boş durmadan olayları ve gelişmeleri kendilerinden yana bir çizgiye çekebilmek üzere daha da karışıklık yaratıcı bir doğrultuda hareket etmektedirler .

Yirmibirinci yüzyılın ilk on yılı dolarken , bütün dünya bir kaos ile beraber hızla üçüncü dünya savaşına sürüklenmektedir . Savaş tanrılarının artık gizlenemiyecek biçimde kılıçları çektiği ve saldırganlığı daha da artırdığı son gelişmelerle iyice gün yüzüne çıkmaktadır . ABD denilen süper gücü yönlendiren tekelci şirketler , silah ve enerji kartelleri ile beraber siyonist lobiler elbirliği ile bütün dünyayı üçüncü bir cihan savaşına doğru götürmektedirler . Bütün devletler bu gidişi görmelerine rağmen savaşı önleyecek derecede yeni bir atılımı gündeme getirememektedirler . Devletleri devredışı bırakan süreç , ekonominin kullanılmasıyla başlamış ve daha sonraları da dinsel ve etnik cemaatlar aracılığı ile hızla bütün dünyaya yayılmıştır . Fütüroloji bilimi ile uğraşan uzmanlar , geleceği görmeğe çalışan kahinler , dinler aracılığı ile insanlığın ve dünyanın geleceğini yorumlayanların hemen hemen büyük çoğunluğu dünyanın hızla bir üçüncü cihan savaşına sürüklendiğini dile getirmekte ve böylesine bir savaşın başlaması halinde nükleer silahların kullanılması önlenemiyeceği için , bir kıyamet senaryosunun insanlığı beklediği açıkca yazılıp söylenmektedir . Yakın gelecek ile ilgili çalışmalar yapan uzmanların çoğunluğu karamsar yorumlar ile kafaları daha da karıştırmakta ve kauoyunda tam bir karamsarlığın öne geçmesine neden olmaktadırlar . Esoterizm bu aşamada alıp başını gitmekte , gizlenen gerçekler ve şifreler üzerine yazılan kitaplar çok satarak bu olumsuz ortamın daha da ağırlaşmasına yol açmaktadırlar . Siyasal olayları iyi bilen merkezler ve toplum kesimleri bu kötü gidişi görmelerine rağmen , savaş lobilerinden çekindikleri için hiç birşey yapamamakta ve seyirci kaldıkları olayların her geçen gün daha da vahim bir aşamaya geldiğini görmektedirler .

Önümüzdeki yılın bir savaş yılı olacağını bazı uzmanlar dile getirmeğe başlamışlardır .Yirmibirinci yüzyılın başlarında yirminci yüzyıldan gelen dünya düzeninin çökmesinden sonra yeni bir düzene insanlık kavuşamadığı için artık çok kutuplu yapılanma giderek genişlemekte ve uluslararası alanda kaotik gelişmeleri desteklemektedir . Sovyet sisteminin çöküşünden bu yana yirmi yıl geçmesine rağmen daha yeni bir dünhya düzeni kurulamamıştır . Ayakta kalan tek süper güç olan ABD’nin savaş lobilerine esir olması ,siyonist çetelerin Amerikan devlet yapısını ele geçirerek bu süper gücü insanlığın aleyhine kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları nedeniyle , Amerika çok ciddi hatalar yapmış ve bundan önceki başkan tarihe bir yüz karası olarak geçmiştir . Karşı kutbun çöktüğü bir aşamada daha iyi ve olumlu politikalar aracılığı ile insanlığı adil ve eşitlikçi yepyeni bir dünya düzenine kavuşturacağına , savaş lobilerine teslim olan Amerika Birleşik Devletleri bu fırsatı kaçırarak yeniden Vietnam savaşı sonrasında olduğu gibi çirkin Amarikalı durumuna düşmüştür . Böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkışında dünya zenginliklerine sahip olmak isteyen tekelci şirketler ile ,siyonist lobilerin kontrolu altındaki enerji ve silah kartelleri birinci derecede etkili olarak üçüncü dünya savaşı sürecini hızlandırmışlardır . Yirmi yıl içerisinde bu nedenle bir çok olumsuz olay yaşanmasına rağmen değişen bir şey olymadan aynı merkezler ve çevreler hem savaş kışkırtıcılığına hem de savaş sürecinin hızlanmasına katkıda bulunmağa devam etmektedirler .Son günlerde hızlanan bu tür gelişmeler bütün dünyanın bir cihan savaşının eşiğine getirildiğini açıkca göstermektedir .

Egemen ve gizli çevrelerin çıkarları doğrultusunda yeni bir dünya düzeninin kurulamıyacağı artık kesin hatlarıyla belli olmuştur . Batı hegemonyasını sürdürmek üzere geliştirilen beş büyük projenin teker teker iflas ettiği iyice anlaşılmıştır . Dıştan ABD gücü ile dayatılan emperyalist küreselleşme iflas etmiş ve tamamen tersi bir durum açıkca ortaya çıkmıştır . ABD merkezli bir batı hegemonyasına dayalı küresel imparatorluk projeleri çökünce , buna tepki olarak altı kutuplu dünya gündeme gelmiştir . Batı da Avrupa Birliği ,Amerika Birleşik Devletleri ve Brezilya önderliğinde bir Latin Birliği öne çıkarken , Rusya , Çin ve Hindistan doğu bölgesinin üç büyük kutup başı olarak dünya sahnesinde boy göstermişlerdir . Fransa,Almanya ve İngiltere’nin eski büyük devlet politikaları yüzünden Avrupa Birliği projesi sarsılırken , Amerikanın üç trilyon dolar yitirdiği Irak savaşı da yenilgi ile sonuçlandığı için ılımlı İslama dayanan Büyük Orta Doğu Projesi de iflas etmiştir . Bu projenin arkasına gizlenen Siyonist Büyük İsrail Projesi ise Filistin bölgesinde iflas ettiği için ,Orta Doğu bölgesinde yaygınlık kazanamamıştır . ABD’nin İsrail’e bu nedenle kilitlenen dış politikası her yönü ile çökmüş ve Amerikan karşıtlığı başta Türkiye olmak üzere bütün dünya ülkelerinde yaygınlık kazanmıştır .Afganistan dağlarında yüzlyerce askerini kaybeden ABD , Çin’in önünü kesmek üzere Afganistan üzerinden başlattığı Avrasya stratejisini de istediği gibi yürütememiş , Çin’e karşı sahte düşman olarak kendi yarattığı Taliban’a karşı bile savaşı yitirme aşamasına gelmiştir . Batı merkezli beş büyük proje böylece suya düşerken , ABD kendini kurtarmanın çabası içerisine girmiş ama savaş lobileri ve siyonistlerin baskıları nedeniyle bunu da başaramamıştır . Çirkin Amerikalı imajını silmek üzere , bir devlet operasyonu ile başkanlığa getirilen yeni zenci başkan bile Amerikan devletini kurtarmak üzere denetim altına alamamıştır . Bundan önceki başkanı savaş yolunda kullanan lobiler seçimlerden sonra geri çekilmemişler devlet içinde ele geçirdikleri mevzileri kullanarak yeni başkanı da eskisi gibi amaçlarına alet etmeğe çalışmışlardır . Bu yüzden dünyanın en büyük ve güçlü devleti konumundaki Amerika Birleşik Devletleri ciddi bir iç kavgaya sürüklenmiştir . Dünya kamuoyundan gizlenmeğe çalışılan bu iç kavgada Amerikan devleti kimliğini ve kişiliğini yitirdiği için , toplumdaki lobilerin çekişmesi yüzünden parçalanma noktasına doüğru hızla gitmektedir . ABD’yi İsrail’in çıkarlarına kilitleyen siyonist lobilere karşı eski dünya devletinin kurucusu olan İngiltere açıkca devreye girerek Amerikan toplumundaki anglosakson ve protestanları siyonistlere karşı örgütlemeğe çalışmaktadır . Koca dev Amerika’da bu yüzden iki küçük ülke olarak İsrail ve İngiltere açıkca iktidar kavgası yapmaktadırlar . Bir Amerikan ulusu oluşmadığı için , bu ülkenin üç yüz milyonluk göçmen nüfusu bu gibi alt kimlikçi kavgalara sahne olmaktadır .

Amerika’da yaşanmakta olan iç kavganın sonucu dünyanın yakın geleceğini belirleyecektir . Küçük İsrail’i büyütmek isteyen siyonist lobiler galip gelirse dünya savaşa sürüklenecek ve İsrail öncülüğünde bir üçüncü dünya savaşı yakın gelecekte gündeme gelecektir . Eski dünya düzenini ve bir dünya devletini kurarak beş yüz yıl dünyayı yönetmiş olan İngiltere Amerika’da galip gelirse o zamlan ABD’nin siyonistlerin kontrolunda yeni bir emperyalist girişimlere ve maceralara alet olmayacağı ortaya çıkacaktır . İngiltere’nin öncülüğünde hareket eden Amerikan ABD Anglosakson ve protestan lobileri siyasal gücü ellerine geçirebilirse o zaman ABD savaş makinası olarak değil ama yeniden bir büyük güç olarak barış düzeninin öncüsü ve kurucusu olarak hareket etmeğe başlayacaktır . Evrensel bir barışa yönelecek ABD hemen diğer kutup merkezlerini yanında görecek , küçücük İsrail’e kilitlenmeyen bir Amerika’yı küresel barış için dünyanın önde gelen bütün büyük devletleri destekleyebileceklerdir . Dünya yönetiminde en fazla deneyime sahip olan İngiltere zaman içerisinde Sarkozy’den kurtulacak Fransa’yı ve Merkel’den kurtulacak Almanyayı ‘da yanında görebilecektir . Macar Yahudisi Sarkozy Fransa’yı İsrail’in çıkarlarına kilitleyerek Avrupa Birliğinden Akdeniz Birliğine kayarken ,Letonya yahudisi Merkel’de Almanya’yı Avrupa Birliğinden uzaklaştırarak Rusya’ya yaklaştırmakta ve böylece bir üçüncü dünya savaşının karşı cephesinin oluşturulmasına katkıda bulunmaktadır . Avrupa Birliğinin tam olarak gerçekleşememesinden İsrail ve siyonist lobiler ile beraber Avrasya’ya girmek için üçüncü dünya savaşı isteyen silah ve enerji kartelleri yararlanmak istemektedirler . Sarkozy ve Merkel izledikleri pholitikalar ile kendi ülkelerine değil ama Avrupa Birliğini dağıtarak dolaylı yoldan savaş lobilerine çalışmaktadırlar . Avrupa Birliğinin bir siyasal güç olamaması , Amerikan savaş makinasını bir robot gibi İsrail ve siyonistlerin kullanmasına yolaçmakta ve üçüncü dünya savaşı riskini tırmandırmaktadır . İnsanlık bu yüzden ciddi bir tehlike altındadır .

Üçüncü dünya savaşı enerji kartellerinin Avrasya’yı ele geçirme hedefi ile , küçük İsrail’in Orta Doğu’yu ele geçirerek Büyük İsrail’i kurma planları yüzünden Asya’da olacaktır . İki dünya savaşı Avrupa’da olduğu için batılılar bu durumdan ders çıkararak bir daha batı sayılan Avrupa topraklarında savaş çıkmasını istememekte ve bu nedenle önlemler almaktadır . İsrail’in Orta Doğu’da genişlemesiyle beraber enerji kartellerinin Orta ve kuzey Asya kaynaklarına el koymaları planları doğrultusunda , üçüncü dünya savaşı Orta Doğu ve Orta Asya alanlarında cereyan edecek gibi görünmektedir . Bu nedenle bütün bölge ülkeleri bir savaş riski ile karşı karşıya bulunmaktadır . Bu durumu önceden gören Rusya ve Çin kendi ülkelerini korumak üzere biraraya gelerek Şangay İşbirliği Antlaşmasını imzalamışlardır . Daha sonra da , batı destekli üçüncü dünya savaşının hedef aldığı Asya ülkelerini bu işbirliği örgütüne üye olarak almışlardır .Hindistan ve İran gibi diğer büyük Asya ülkeleri de daha sonraki aşamada gözlemci üyeler olarak Şangay İşbirliği Örgütüne katılarak , bir Asya kıtası dayanışmasını gerçekleştirmişlerdir .Orta Doğu’da Irak , Orta Asya’da Afganistan üzrinden başlatılan üçüncü dünya savaşının tehdit ettiği bütün bölge ülkelerinin batı saldırganlığına karşı kendilerini güvence altına almak üzere böylesine yakılaşmalara ve paktlmara yöneldikleri göraülmektedir . Devlet aklı açısından drüşünüldüğünde her devletin başvuracağı bu gibi girişimlere ,Rusya ve Çin önderlik yaparak Şangay İşbirliği Örgütü ile , batı saldırganlığının askeri gücü olan Nato’ya karşı bir denge sağlama arayışı içine girmişlerdir . ABD ve İsrail saldırganlığının devam ettiği bu süreç içinde toplanan Şangay Örgütü zirvelerinde askeri manevraların yapılmağa başlanması da ,batı saldırganlığına karşı bir doğu gücünün askeri olarak hazırlandığını açıkca göstermektedir . Asya kıtasının sahipsiz olmadığı , petrol şirketleri ya da enerji kartellerine Hazar ve Sibirya havzalarının kolayca teslim edilmeyeceği ortaya çıkmıştır . Dünyayı sömürmeğe alışmış olan batılı tekellerin kabül edemiyeceği bu durum da bir üçüncü dünya savaşını kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir . ABD içinde siyonistlerin etkin olması Amerikan savaş makinasının Asya’ya saldırmasına giden yolu açmaktadır . Emperyalistlerin bir savunma örgütü olarak kurulan Nato’yu , saldırı örgütüne dönüştürmesi noktasında Şangay örgütü de karşı askeri güç olarak gelişmekte ve üçüncü dünya savaşının karşı cephesini kendiliğinden oluşturmaktadır .

Çin ve Rusya birlikteliğinde Şangay Örgütü ile batı saldırganlığına karşı Asya kıtası korunurken , İsrail saldırganlığına açık bir durumda kalan Orta Doğu’da ciddi bir otorite boşlmuğu olduğu görülmektedir . Bölgenin en küçük ülkesi olan İsrail ,ABD ve siyonist lobilerin desteği ile Orta Doğu’da cirit atarken bütkün bölge ülkeleri Irak gibi parçalanma tehdidi altında kalmaktadır . Özellikle Kürt kartını iyi kullanan İsrail, ABD saldırganlığı desteği ile Irak’ı parçaladıktan sonra ,şimdi de Türkiye’de demokrasiyi kullanarak Türk siyonist lobisi aracılığı ile ikinci Kürdistan’ı Türkiye’nin Güneydoğusunda kurmağa çalışmakta ve bunu da Türk toplumuna demokratik açılım olarak sunmaktadır . Aziz Nesin’in zamanında söylediği gibi Türk halkının çoğunluğunu aptal zanneden gözü dönmüş siyonistler ,üçyüz yıllık bir emperyal projeyi hala demokratik açılım diye dayatmağa devam etmekte , Türklerin artık uyandığını ve gerçekleri görmeğe başladığını bir türlü kabül etmek istememektedirler Eski alışkanlıkları ile her istediklerini Türkiye’ye baskı ile ya da kamuoyunu aldatarak kabül ettiren siyonistlerin ,eskisi gibi davranarak yollarına devam etme girişimlerinde artık zorlandıkları ve amaçlarına ulaşamadıkları görülmektedir . Türkiye’deki muhalefet partilerinin bu bölücü girişime karşı çıkması kadar, Türk halkı da büyük çoğunluğu ile bu gibi girişimleri benimsemediğini açıkca ortaya koymuştur . Girişimi gündeme getiren parti hızla oy kaybederken , karşı çıkan partilerin aynı hızla halk desteğini artırdığı kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkmıştır . Üçüncü dünya savaşı öncesinde ülkeyşi ve devleti bölecek ya da zayıflatacak bir girişimin siyonist lobilerin baskısı ile , bu aşamadan sonra Türkiyede kabül edilmesinin mümkün olmadığı artık iyice anlaşılmıştır . Demokratik görünümle Türkiye’yi parçalayamayanların iç ve dış savaş riskini artıracak bazı girişimleri emperyal hedefleri için , zorlamaları bu aşamadan sonra sözkonusu olabilecektir . Türkiye’nin terör aracılığı ile bir iç ya da dış savaşa kendi bölgesinde sürüklenmesinin önlenmesi ülke ve dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir .Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün miras olarak bıraktığı yurtta ve dünyada barış ilkesinin kendiliğinden gerçekleşmediği ,bunu sağlamak için gerçekci önlemlerin alınması gerektiği zaman içerisinde anlaşılmıştır . Antiemperyalist bir savaş vererek bağımsız Türkiye cumhuriyetini kurmuş olan Atatürk , ikinci dünya savaşı öncesinde eserini koruyabilmek üzere komşu ülkeler ile bir bölgesel birlik girişimini Sadabat Paktı ile kurarak ,ikinci dünya savaşından hem ülkesini hem de bölgeyi kurtarmıştır . Atatürk’ün bu girişiminden ders almanın zamanı gelmiştir .

İkinci dünya savaşı öncesinde Orta Doğu ‘da oluşturulan Sadabat Paktı savaş sonrasında atıl kalınca bu kez , Bağdat Paktı gündeme gelmişy ve bölge ülkeleri arasında dayanışma düzeni oluşyturulmuştur . Soğuk savaş koşullarında Sovyetler Birliğine karşı batı destekli olarak oluşturulan Bağdat Paktı sonraki aşamada Sovyet destekli bir ihtilal ile yıkılınca , onun yerine Türkiye ve İran işbirliği ile CENTO örgütü kurulmuştur . Atatürk Sadabat Paktına Afganistan’ı danhil ederken , CENTO girişimi de Pakistan’ı üye olarak kabül etmiştir . Dünyanın merkezi sayılan Ornta Doğu’da yer alan merkezi ülkeler arasında bir dayanışma ve güvenlik örgütü olarak gündeme gelen CENTO , sonraki dönemde ABD üzerinden İsrail’in engellemeleri yüzünden beklenen etkiyi sağlayamamış ama Sovyet emperyalizmine karşı Orta Doğu’da bir dayanışma ortamı sağlamıştır . Küreselleşme dönemine geçilmesiyle geride kalan bu örgütlenmenin yerine ekononimk işbirliğini artırmak üzere ECO adını taşıyan yeni bir ittifak devreye sokulmuştur ama bu girişim de beklendiği gibi etkili olamamıştır . Şimdi gelinen aşamada gene eskisi gibi Sadabat paktı,ya da Bağdat paktı veya CENTO gibi ,yeni bir örgütlenmeye Irak savaşı sonrasında Orta Doğu’da ihtiyaç bulunmaktadır . Özellikle ABD’yi esir alan siyonizmin üçüncü dünya savaşı dayatması ve küçük İsrail’in Kürdistan üzerinden Büyük İsrail projesini gerçekleştirmek için sürdürdüğü terör, baskı ve komplolar yüzünden , Orta Doğuda ciddi bir güvenlik açığı bulunmaktadır .Bütün bölge ülkelerini hedef alan bu büyük tehditin önüne geçilmesi ve bölgesel barışın sağlanabilmesi için , yeni bir CENTO örgütünün bütün bölge ülkelerinin katılımıyla kurulması gerekmektedir. Şangay Örgütü asya kıtasını tüm saldırılara karşı korurken ,. Orta Doğu ülkelerinin korunması için de yeni bir CENTO örgütüne şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır . ABD’nin siyonizme teslim olan emperyalist saldırganlığı yüzünden Nato ,üyesi olan Türkiye’yi ve bölge barışını korumayarak , tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda Afganistan üzerinden Asya bölgesinde saldırı örgütü olarak kullanılmaktadır . Türkiye güvenliğini Nato ile sağlayamadığı noktada komşuları ile biraraya gelerek yeni bir CENTO’yu bütün emperyal devletlere karşı bölge barışı için düşünmek zorundadır . Yeni CENTO üyesi olan devletlere saldırı noktasında, komşu ülkelerin biraraya gelerek ortak savunma yapmalarını ve her alanda işbirliğini geliştirerek üye ülkelerin hızla kalkınmalarını sağlayacak bir girişim olacaktır .

Geçen hafta içinde İran’ı ziyaret eden Suriye devlet başkanına İran devletinin başında bulunan en büyük otorite olarak Ali Hamaney , Bağdat Paktı ya da Cento benzeri bir bölgesel dayanışma ve güvenlik işbirliği örgütü kurulması için öneride bulunmuş ve Suriye devlet başkanının bu doğrultuda Türkiye ile Irak’ta çalışmalar yaparak bu iki devleti ikna etmesini istemiştir . Irak’tan sonra batı saldırganlığına hedef olan İran’ın başındaki en büyük otoritenin böylesine bir bölgesel birliği istemesinin temel nedeni , komşu ülkelerin batı saldırganlığına alet olmasını önlemek içindir .İran ve Suriye bir bölgesel birlik arayışına girerken , ABD’de İran’ı ve Rusya’yı hedef alacak füze sistemini Türkiye’ye kurmak istediğini resmen açıklayarak , Türk devletine baskı yapmağa başlamıştır . Üçüncü dünya savaşına giden yolda ,Türkiye batı emperyalizminin bölge üssüne düşürülürken , komşuları ile karşı karşıya getirilmekte ve komşularına yönelecek askeri saldırılarda resmen bir askeri üs olarak kullanılmak istenmektedir .Böylesine bir saldırganlığa Türkiye’nin alet olması düşünülemez . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk emperyalizme karşı savaşarak Türkleri bağımsız bir devlete kavuşturmuş ve bu doğrultuda hiç bir zaman komşu ülkeler ile karşı karşıya gelmemiştir . Aksine Irak ve Suriye’den gelerek Atatürk’ten yardım isteyen heyetlere , Atatürk gelecekte emperyal saldırılara karşı üç devletin biraraya gelerek bir bölgesel birlik kurabileceğini söylemiş ve daha sonra da ikinci dünya savaşı öncesinde İran ile ortaklık kurarak Sadabat Paktının oluşumunu sağlamıştır . İran ile ortaklık kuran ırak ve Suriye gibi komşularla emperyalizme karşı işbirliğini düşünen Türkiye cumhuriyetinin kurucusu eserini koruyacak dış politikanın temellerini de geçen yüzyılda atmıştır . Terör ve savaş saldırıları bölgesel sorunlar olarak tırmandırılmaktadır . O zaman bu gibi bölge ülkelerini tehdit eden bölgesel sorunlara karşı önlem almanın yolu bir bölgesel dayanışma ve güvenlik ittifakından geçmektedir . Bölgesel sorunlara ülkesel çözüm yetmez mutlaka bölgesel çözüm üretmek gerekir . Atatürk’ün Sadabat paktı ya da daha sonra kurulan CENTO ittifakı üçüncü dünya savaşına gitmekte olan saldırganlığı önleyebilecek tek çözüm olarak görünmektedir . İlk CENTO Sovyetler Birliğine karşı batı destekli olarak kurulmuştu.Şimdi ikincisi batı emperyalizmi ve siyonizme karşı bağımsız bölge ülkelerinin gönüllü katılımları ve destekleriyle oluşturulmalıdır . Türkiye üçüncü dünya savaşının cephe ülkesi olmaktan ancak böylesine bir bölgesel ittifak ile kurtulabilecektir .Nato Türkiye’yi cephe ülkesine dönüştürürken , yeni CENTO merkezi güç oluşturarak , İran ve Türkiye’nin Irak sonrasında savaş alanlarına dönüştürülmesini önleyecektir .